İlkokul diploması
Kıta futbol haritasına asil oyuncu olarak dahil olduğumuz 90’ların ikinci yarısından beri bir Türk takımının Avrupa kupalarındaki rakibe karşı en çaresiz kaldığı maçlardan birini (belki birincisini) izledik. Kuznetsov son derece ağır kararla atılana kadarki 70 dakikada Galatasaraylılar hemen hiçbir pozisyonda 4 pas üst üste yapamadılar, rakip yarı sahada üç kişi bir araya gelemediler. Eğer Kinhöfer, Kuznetsov’a (sarısı bile tartışılacak pozisyonda) kırmızı göstermeseydi, iki dakikalık Aydın umudunu yaşamak da pek mümkün gözükmüyordu.
Galatasaray’ın 70 dakikasını sadece olmayanlarla (sakatlarla, gidenlerle, gelmeyenlerle) açıklamak da yetersiz, çünkü sahada olanlar da kapasitelerinin yüzde 30’larına kadar düştüler. Aylardır kulüpteki kaderleriyle ilgili belirsizlikler olan Ufuk, Aykut, Servet, Elano gibileri mutsuz. Stoperlere alternatif olması gereken Ali Turan, çim sahada devşirme sağ bek değil, devşirme basketbolcu gibi şaşkın. Arda bitkin… Serdar’ın 20’de kaybettiği top sonrası Rijkaard’ın tepkisi de Galatasaray’da yaşananların ufak bir özeti: Geçen sezon transferde doktora yaptıklarını deklare eden Galatasaray yönetimi bu yıl ilkokul diplomasını bile hak edemedi. Çünkü transferde doktora yapabilmeniz için, önce ilköğretimi (yani eldeki malzemeyi en efektif biçimde kullanma meselesini) geçmeniz gerek.
Rakip Karpaty içinse bu maçın futbol tarihlerinin en önemli müsabakası olduğunu not etmek lazım. Avrupa kupalarında ilk kez bu yıl tur geçtiler, dün de tribünleri gruplara kalma gururunu ilk kez yaşamak için doldurdular. Ligde puanları silindiği için dipte olmalarına rağmen hafta sonu Sivastopol maçına 11 as oyuncularını da dinlendirerek çıktılar. Galatasaray önüne çıkan 11’in hiçbiri Sivastopol’a karşı başlamamıştı, dolayısıyla dün gece canlıydılar, hareketliydiler. Bu yüzden de Sivastopol maçını televizyondan izlemiş adamların, Bursa’ya karşı 90 dakika yıprananlara karşı özellikle ilk 70 dakika hiç alan bırakmamasına da şaşırmamak gerek. 17 milyon euroya kurulmuş Karpaty, Sivastopol ve Galatasaray maçlarına çıkaracak 22 adam bulabilirken, 120 milyonluk sarı-kırmızılılar son iki müsabakada kullanacak 15 futbolcu bulamıyor. Bu kadro mühendisliğine doktora derecesi vermek de, sanırım pek adaletli olmuyor.
Türk hakemliğinin özeti
G.Saray-Bursa maçının 75’inci dakikasında hakem Abdullah Yılmaz, Elano’ya haklı bir sarı kart gösterdi. Çünkü Brezilyalı oyuncu el kol hareketleriyle kart isteğinde bulundu, hakemi tribünlere şikâyet etme yoluyla otoritesini zedeledi.
Aynı maçın 45’inci dakikasındaysa (Volkan Şen’in el pozisyonunda) kart isteyen oyuncu bu kez Mustafa Sarp’tı. Sarp, Volkan’ın elle oynamasının hemen ardından hakemle arasındaki 10 metreyi 10 salisede koştu, hakemin burnunun dibine girdi, elle/kolla/göğüsle/vücudunun bütün unsurlarıyla Abdullah Yılmaz’ı sıkıştırdı. Hakemin otoritesini zedeledi, oyunculara karşı saygınlığını azalttı. Tribünlere de açık bir şikâyette bulundu. Tek bir şeyi eksik bıraktı: Eliyle kart işareti yapmadı. O yüzden de sarı kart görmedi.
Ben bu iki pozisyonun Türk hakemliğinin temel probleminin küçük bir özeti olduğunu düşünüyorum. Hakemler işin yüzde 50’sinde mükemmeller: Kitabı biliyorlar, kurallara hâkimler, talimatlara sonsuz sadakat gösteriyorlar.
Ama kalan yüzde 50’de, yani kuralları yorumlama konusunda maalesef şüphelerimiz var.
Karpaty’yi izlediniz mi?
Galatasaray, 6 Ağustos’ta Avrupa Ligi kurasında Lviv ekibi Karpaty’yi çekti. Ukrayna Ligi dünyanın en çok izlenen turnuvalarından biri olmadığı için doğal olarak kimsenin Karpaty ile ilgili fikri yoktu, ama Ali Sami Yen randevusuna kadar bu takımın iki kez izlenme şansı vardı. Çünkü ligleri sürüyordu, 8’inde Arsenal Kiev’le, 15’inde Shakhtar’la oynuyorlardı. Gazetelerden okuduğumuza göre de bu maçların ikisini (veya yalnızca ikincisini) Rijkaard’ın yardımcısı Yücedağ izledi.
Karpaty koçu Kononov, 15 Ağustos’taki Shakhtar maçını bir Galatasaray provası olarak oynadı. Dokuzu ilk 11’de olmak üzere, Ali Sami Yen’de sahaya sürdüğü 11 oyuncunun tamamını Donetsk’te de oynattı. Diziliş aynıydı, sistem aynıydı. Savunma dörtlüsü aynıydı, kanatlarda Kozhanov ve Zenjov’la kontr atak anlayışı aynıydı. Dolayısıyla bu maçı (ve bir önceki Arsenal Kiev maçını) izleyen Galatasaray yetkilisinin Karpaty ile ilgili sağlıklı fikirler edinebilmesi gerekiyordu.
Bu maçtan 4 gün sonra Karpaty, Ali Sami Yen’e çıktı. (Lucescu’nun anlattığına göre) Shakhtar’a karşı yaptıkları gibi oyunu kendi alanlarında kontrol ettiler, en iyi oyuncuları Kozhanov’u da uzun toplarla buluşturarak baskın atağa çıktılar. Kozhanov 1 gol 1 asistle maçı tamamladı. Sahada Galatasaraylı oyuncuların Kozhanov’un adını daha önce duyduğuna dair bir emare yoktu. Kozhanov’un karşısında oynayan Ali Turan’ın bu oyuncuya yetişmesi fiziksel/bilimsel olarak imkânsızdı!
O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Galatasaray’ın kenar yönetimi gerçekten Karpaty’yi daha önce izledi mi? Sıradan bir takım sayılabilecek Karpaty’nin belki de tek özel oyuncusu Kozhanov’a önlem olarak sahada bir hazırlık yapıldığını siz fark ettiniz mi?
Mesela Mustafa Sarp bu oyuncuya yakın mı oynadı?
Hayır…
Mesela Ali Turan’ın yerine sürpriz bir biçimde Serkan Kurtuluş mu ilk 11’de başladı?
Hayır…
Galatasaraylılar sürekli ve ısrarla penaltı noktası üstüne şişirdikleri kornerlerin dönüşlerinde zaman zaman taktik fauller mi yaptılar?
Hayır…
* * *
Galatasaray, Lviv’e bugün galibiyet mecburiyetiyle çıkıyor. Bursa’ya karşı yıpratıcı 90 dakika oynamış sarı-kırmızılılar, karşılarında son derece dinlenmiş bir takım bulacaklar; çünkü Kononov hafta sonu Sivastopol önünde (Checher’le Goodwin hariç) 9 as oyuncusunu kenarda/tribünde oturtmuş.
Galatasaray bu kez Kozhanov’a (ve diğer kanattaki Zenjov’a) önlem alacak mı, bilemiyoruz. Kewell’ın yokluğunda Arda yine bütün kornerleri kullanmak için sağdan sola 50-60 metre yorulacak mı, net bir fikrimiz yok.
Neyse ki, şunu biliyoruz: Lviv’de G.Saray yetkilileri maçtan 15 dakika önce ve devre arasında sahayı sulayamayacaklar! Belki böylece Arda’ya atılan uzun paslar yerde aşırı sekmez de, Galatasaray birkaç hızlı hücum şansı bulur.
Egemen, eller serbest!
Fenerbahçe’nin, Trabzonspor’a attığı birinci golde Semih’in harika ortasının hakkını teslim etmekle birlikte, bir küçük detayı da düşünmeden edemedim. Semih’le birlikte aut çizgisine doğru koşu yapan Egemen’in, topu kesmeye çalışırken ellerini arkadan bağlaması detayı… Dikkatli Trabzonsporlular hatırlayacaklardır, Egemen benzer bir hareketi geçen sene Tazemeta’nın golü öncesinde de yapmıştı.
Oyuncunun penaltı endişesiyle ellerini arkadan bağlamasını anlıyorum. Ama Egemen (ve bu önlemi alan diğer oyuncular) şunu da bilmeliler ki; bu hareket hızlarını kesiyor, koordinasyonlarını bozuyor, hatta topun (penaltıya sebebiyet vermeyecek şekilde) vücutlarından dönme ihtimalini de azaltıyor.
Zaten Egemen, Semih’e çok yakın. Yani top ele gitse bile, hakemin bunu bilinçli olarak değerlendirmesi küçük ihtimal. Benim mantığım bu hareketin sağladığı avantajın, neden olduğu dezavantajın çok altında olduğunu söylüyor. Egemen’i, Liverpool önünde “eller serbest” görmeyi umut ediyorum, çünkü o şekilde ortaları karşılama ihtimali çok daha fazla olacak.
Bursa Barça
Futbolda bugünlerin popüler oyun anlayışı, müsabakanın her anında topa hakim olmak isteyen, 50-60 pasla rakibi bayıltan ve hücumu adeta topla kaleye girerek sonuçlandırmayı hedefleyen Barça/İspanya modeli…
Bu modele karşı duran alternatif yöntemse geçen yıl Mourinho’nun Inter’inin benimsediği futbol: 90 dakika topa sahip olmak gibi bir dertleri yok. Meşin yuvarlağı kazandıklarında dakikalarca oynamak da istemiyorlar. Mümkünse 3-4 pasta kaleye gidiyorlar, rakibin en hazırlıksız olduğu anlarda da golleri bulup mevcut oyun anlayışlarına devam ediyorlar. Bu anlayışı sadece 11 kişiyle savunma yapmak ve yakaladığında kontraatak geliştirmekle eş tutmak haksızlık olur, ama topa rakipten fazla sahip olmayı hedeflemedikleri de ortada…
Bursa’nın büyük takımlara karşı yaptığı da hemen hemen Inter’in Chelsea, Bayern ve ilk Barcelona maçlarına benziyor. Top rakipte olduğunda Eto’o da Ozan da can havliyle kanatlarını savunuyorlar. Top ayaklarına geçtiğindeyse Sneijder/Batalla hızlı oynuyorlar, Pandev/Volkan veya Milito/Sercan en çabuk biçimde kaleye gidiyorlar. Bursa’nın Ali Sami Yen’de 15’te attığı golde de, 32’de Batalla’yla, 47’de Volkan’la kaçırdığı net pozisyonlarda da kaleye gidene kadar yaptığı dokunuş dördü geçmiyor…
* * *
Galatasaray’sa doğal olarak sürekli oturmuş/alışmış bir sete karşı hücum etmeye çalışıyor ve geçen yıl olduğu gibi bu sene de tek bir yolu, kalenin içine kadar gitmeyi deniyorlar! Üstüne üstlük maç öncesi çimleri aşırı suladıkları için ilk 20 dakikada defalarca uzun pasların taca gitmesini engelleyemiyorlar.
Hareketli oyunda koskoca doksan dakikada sadece 1 şut denemeleri var (Kewell’la)… Sayısız korner kazandılar ama özellikle ilk yarıda hepsini aynı şekilde penaltı noktası civarına şişirdiler. Oysa bu kadar akıllı adam, bu kadar çok korner kazanınca en azından 1-2 tanesinde önceden çalışılmış değişik organizasyonlar sergilemelilerdi.
Galatasaray’ın kornerleri efektif kullanamamasının tek sonucu gol atamamaları değil, bir de geri dönüşlerde ağır kaldıkları için kontraatak yiyorlar. Oysa biz bu filmi daha 72 saat önce Karpaty önünde izlemiştik!
Özetle, Galatasaray’ın ihtiyacı olan şey tek kelimeyle “akıl” … Kenarda akıllı iki adam var, sahada akıllı adamlar var, ama ortada akıllı bir oyun yok. Baros döndü, Elano dönüyor, Rijkaard’la Neeskens de yönetimle yaşanan problemleri unutup bir an önce futbola dönerlerse bu sorunları konuşarak/çalışarak çözebilirler.
Kategori: Bursaspor, Galatasaray, Milliyet, Müsabaka Tenkit
Robinho, Türkiye’ye gelir mi?
1-2 yıl önce youtube benzeri bir internet sitesinin sanal reklamında aynen şu cümlelere rastlamıştım: “Fenerbahçe’s new player? Ronaldinho, Ronaldo or Henry? Watch them and choose one. (Fenerbahçe’nin yeni transferi hangisi olsun, izle ve karar ver. Ronaldinho mu, Ronaldo mu, yoksa Henry mi?)”… Belki birkaç saniye baktıktan sonra gülüp geçeceğiniz bu reklâm, aslında basit bir “hit artırma” oyunundan fazlası. Çünkü bu slogan, Türkiye’deki transfer çılgınlığının dışarıdan nasıl gözüktüğünün de ufak bir demonstrasyonu.
6-7 sene önce Abramoviç futbol piyasasına sınırsız bir parayla girince; futbolcuların bir gerçek, bir de “Chelsea fiyatı” olduğundan söz ediliyordu (Jarosik’e, Geremi’ye ödenen paraları hatırlayın). Bugünlerde de Avrupa transfer piyasasındaki futbolcuların bir gerçek, bir de “Türkiye fiyatı” oluştu maalesef…
***
Şu sıralarda medyanın bir numaralı gündem maddesi de Robinho’nun Türkiye fiyatı… Dünkü gazeteler Beşiktaş’ın City’ye 16 milyon pound (yaklaşık 25 milyon dolar) önerdiğini iddia ediyorlar. Bizim kulüp yöneticilerine bu inanılmaz teklifleri yaptıran bilinçaltı duygusuysa şu: “Robinho gerçekten Türkiye’ye gelir mi? Robinho’yu buraya getirmek için rekabet edilen bir diğer kulüpten 1 milyon fazlasını vermek yeter mi?”
Bu sorunun cevabı bence çok basit: Robinho Türkiye’ye koşarak gelir. Ronaldinho da gelir, Adebayor da… Çünkü Avrupa’nın 3 büyük liginden ayrılmak durumunda kalan/büyüklerde forma şansı bulamayan adamların önündeki pahalı kapılardan en cazibi kesinlikle Türkiye…
Pahalı kapılar
Robinho gibi İngiltere’nin/İspanya’nın/İtalya’nın büyüklerinde işi bitmeye yüz tutmuş adamların (veya ondan biraz daha yaşlıların da) önüne genelde 4 ana kapı açılıyor: Asya (Katar, BAE, Özbekistan vs.), Amerika Birleşik Devletleri, Doğu Avrupa (Rusya, Yunanistan, Türkiye) ve Güney Amerikalılara özel olarak bir de Brezilya kapısı…
a) Asya kapısı: Belki en çok parayı onlar veriyorlar ama merkez medyanın en az ilgi duyduğu, hakkınızdaki haberlerin en aza ineceği tercihi yapmış oluyorsunuz. Zorlu iklimlerde attığınız harika gollerden pek kimsenin haberi olmuyor. Ulusal takımı unutmak da cabası…
b) Amerika kapısı: Genelde Asyalılardan sonra en çok parayı Amerikalılar veriyorlar. New York, Los Angeles gibi güzel kentlerde yaşıyorsunuz, batıda iklim de harika, medya ilgisi de fena değil. Ama Avrupalıların uyuduğu saatlerde futbol oynadığınız için müsabakalarınızın izlenme ihtimali bayağı azalıyor. Avrupa’ya 10-15 saat uçuş mesafesine gidiyorsunuz, ailenizi o kadar uzakta bırakmanız imkânsız, dolayısıyla yeni bir hayat kurmak zorunda kalıyorsunuz. Yani Amerikalıların verdiği 2 kuruştan, Avrupalıların verdiği 1 kuruş yine yeğ oluyor.
c) Brezilya kapısı: Güney Amerikalılar için ideal bir seçenek. Ulusal takımın gözlem alanında kalıyorlar, ailelerine yakın oluyorlar. 1 gün sonra da olsa maçlarınızın özetleri Avrupa’da yayınlanıyor. Ama aldıkları maaşlar Avrupa’nın beşte biri düzeyine iniyor, yaşlı kıtadaki saygınlıkları da azalıyor.
d) Rusya/Ukrayna kapısı: Petrol/gaz zenginlerinin katkısıyla çok iyi maaşlar ödüyorlar. Kıta medyasının gözlem alanı içinde kalınıyor, Avrupa kupalarında mücadele ediliyor, ulusal takım şansı devam ediyor. Ama başkalarının tatil yaptığı aylarda siz oynuyorsunuz, üstelik de dünyanın en geniş coğrafyasında çok uzak ve zorlu seyahatlere gidiyorsunuz. İklimin bazen çekilmez olması da cabası.
e) Türkiye/Yunanistan kapısı: Komşudaki derin ekonomik kriz sonrası aslında bu seçenek artık sadece Türkiye kapısı olarak da tanımlanabilir. Transfer olunan takımlar Avrupa kupalarında düzenli oynadığı için sahne devam ediyor. Avrupa medyasından çok uzaklaşmıyorsunuz, (Quaresma örneğinde olduğu gibi) ulusal takımın gözlem alanının dışına da çıkmıyorsunuz. Güzel ve modern kentlerde yaşıyorsunuz, iklim harika. Batı Avrupa’yla uçuş mesafesi 2-3 saat… Yerel saat farkı çok az olduğu için de herkesle aynı anda futbol oynuyorsunuz. Maaşlar batıdan yüksek, çok büyük bir vergi kesintisi de olmuyor. Yani garip kulüp yöneticileriyle yaşamak da sizi rahatsız etmezse müthiş bir yere geliyorsunuz.
***
Robinho/Ronaldinho gibi oyuncular, zaten elit liglerin elit takımlarından (İtalya’nın Almanya’nın Avrupa temsilcilerinden) teklif alıyorlarsa, 200 televizyon kanalında olmak için oraları tercih etmeleri anlaşılabilir. Ama artık rakibiniz onlar değilse biraz rahat olmak lazım. Belki de soruyu artık “Robinho, Türkiye’ye gelir mi?”, “Adebayor, Türkiye’ye gelir mi?” şeklinde değil, “Beşiktaş’ın şartları Robinho’yla uyuşur mu?”, “G.Saray’ın Diarra’ya ihtiyacı var mı?” filan diye sormak lazım… Artık enseyi karartmamamız, kafamızı kumdan çıkarmamız gerek. Burası 5 büyük lig fanusu dışına çıkanlar için harika bir alternatif. Hatta Dünya üzerindeki açık ara en iyi alternatif… Transfer yaparken artık bunun farkında olmak lazım.
Pele’ye dikkat
Pele, 1987 doğumlu Portekizli orta saha oyuncusu… 20 yaşındayken Inter’de Vieira ve Stankovic’in yokluğunda orta sahada şans buluyor, zaman zaman uzaktan attığı gollerle de dikkat çekiyordu. Porto’da Ferreira onu kullanmayınca geriledi, geçen yıl Valladolid’de oynuyordu ama onlar da küme düştü. Şimdi Eskişehir’e gelmiş. Doğa ile birlikte orta sahada ikili oynuyorlar. Konya’ya karşı çok diriydi, çok canlıydı, defansif/ofansif maçın her anında vardı. 3-4 etkili şut, bir de gol attı. Maçı Konya nasıl kazandı diye sormayın, 80 dakikayı tek kale oynayan Eskişehir’in savunması o kadar kötü ki, neredeyse pozisyon vermeden 2 gol yediler! Ama Pele çok iyi başladı sezona…
Pele’yi izleyince aklıma 3 büyüklerin bir türlü bulamadığı iki yönlü orta saha oyuncusu meselesi geldi. Gençlerbirliği Harbuzi’yi buluyor, Eskişehir Pele’yi buluyor. Anadolu’da Murat Ceylan var, Abdullah var, Doğa var. Ama geçen yıl bütün bir sezon F.Bahçe’de tek yönlü Cristian, Beşiktaş’ta da Fink oynadı…
Haftaya G.Saray, Eskişehir’e konuk oluyor. Doğrusu Pele’nin bu düzeyde bir maçtaki performansı nasıl olacak, merak ediyorum.
Kayseri, Karpaty’den iyi
3 puanlı her iki takımı da liderlik baskısının frenlediği kontrollü bir maç oynandı Kayseri’de… Birol liderliğindeki dirençli orta sahası, Cernat’ın şutları ve Emenike’nin patlayıcı gücüyle Karabük kendi sınıfının iyilerinden olacağının sinyallerini yine verdi.
Transfer harcamaları itibariyle yukarıları hedefleyen Kayseri’ninse savunmada hâlâ problemleri var. Ayağına top yakışan iki bek transferi belki geriden topla çıkış sorunlarını çözebilir. Veya Şota bu topla çıkma sevdasını biraz törpüleyip Hamidou’nun karakteristik uzun paslarına izin vererek Kayseri’nin ilk 50 metreyi geçme opsiyonlarını artırabilir. Eğer önümüzdeki 10 gün içinde bir sol bek transfer edilir, Makukula kalır, Selim Teber de bu formunu sürdürürse bu Kayseri Avrupa kupalarına döner. Hatta bu halleriyle bile mesela Karpaty’yi Kayseri’de yenebilecek düzeyde olduklarını söyleyebiliriz.
* * *
Maçın bir diğer iyisi, genç hakem Serkan Çınar’dı… Çınar, geçen sezon da iyi sinyaller vermişti, bu yıla da iyi başladı. 4 yaş daha genç olsa Dereli’den boşalan FIFA kontenjanını almaya da en büyük adaydı. Ama sanki tek bir kusuru var: Yaptığı sert hareketin ardından sakin kalabilen oyuncuya karşı biraz fazla müsamahakar davranıyor.
Emenike’nin kırmızı, Birol’la Tozo’nun sarı kart görebileceği pozisyonları oyuncuların olumlu tavrı nedeniyle yumuşak geçti. Çınar eğer bu insani zaafla Premier Lig’de hakemlik yapsaydı, oradaki oyuncuların iyi huylu davranışları yüzünden hemen hiç kart gösteremezdi! Bu ufak zaafını da giderirse sanırım çok kısa zamanda derbilerde göreceğiz onu…
Kategori: Karabükspor, Kayserispor, Milliyet, Müsabaka Tenkit
Kozhanov’un gecesi
Dün gece Türk takımlarının oynadığı üç maçın, özellikle de Selanik ve İstanbul’daki müsabakaların ortak yanı şu: Türk takımları rakiplerinden fizik olarak gerideler. Bu problemin yalnızca Süper Lig’in henüz başlamasıyla açıklanabileceğini düşünmüyorum (zaten Yunan Ligi daha başlamadı bile), sorun sanki planlamayla ilgili: İki ön eleme turu oynayacak Galatasaray’ın sezonu çok geç açması bir veri… Sarı-kırmızıların, Avrupa Ligi arifesindeyken halen iki transferin yapılmaya çalışılıyor olması başka bir veri.. Bir de üstüne Romanya’yla oynanan ulusal maç sonrası Hiddink’in futbolcuların fiziksel durumundan şikayet ettiği gerçeğini ekleyin.
Fiziksel olarak hazır durumda olmayan Galatasaraylıların yaptığı bireysel hatalara da şaşırmamak lazım: Birinci golde Kuznetsov’la yan yana geriye koşan Servet, rakibini ofsayta düşürmek için duruyor; ardından da durduğu için rakibine yetişemiyor ve gol vuruşunu yaptırıyor… İkinci golde de Hakan’ın göğsüyle yaptığı asist akıl almaz! Hızlı kanat hücumcusu Kozhanov, topla her buluştuğunda ağır Ali Turan engeline hiç takılmadan çizgiye iniyor. Bunca bireysel hata da koca ilk yarının çöpe gitmesine neden oluyor…
Galatasaray’ın (özellikle de bireysel olarak Baros’un) ikinci devredeki isyanıysa umut verici. Eğer bu isyan, (bütün enerjisini her iki taraftan korner atmak için harcayan) Arda’dan destek görseydi rövanşa biraz daha umutlu çıkılabilirdi. Arda bu sene şutunu geliştirmiş, zaten kafa hakimiyeti de iyiydi. Onun kornerden yapacağı asist ihtimalinin, bir kafa golü atmasından ya da şut pozisyonu bulmasından daha fazla olduğunu düşünmüyorum. Elinizde Arda gibi oyuncunuz varsa, onu daha efektif pozisyonlarda topla buluşturmak lazım…
Dün Galatasaray için kötü bir gündü. Rijkaard mutsuz ve huzursuz. Oyuncuların fiziksel ve mental durumları da harika değil. Ama bu Karpaty, Metalist’in yarı kalitesinde bile sayılmaz. Rövanşta Kozhanov’un hızına önlem alınabilir, hafta sonu Bursa maçından da daha moral bozucu bir neticeyle çıkılmazsa Galatasaray’ın tur şansı olabilir. Ama Bursa önünde alınacak bir mağlubiyet, Karpaty rövanşındaki mental durumu da, neticeyi de doğrudan etkileyecektir.
Niang-Semih bir arada oynar mı?
Niang ve Dia, Pazar gecesi Kadıköy’de (hali gerçekten de bir medikal parka dönmüş) hasta Antalyaspor’u yenen takımlarını tribünden izlediler. Her ikisi de Türkiye’ye oynamak için geldiler, Aykut Hoca’nın kafasında da en azından Niang’ı sürekli 11’de kullanmak var. O yüzden de herkesin cevabını aradığı soru aynı: Kocaman, Antalya karşısında uyumlu gözüken takımında nasıl bir değişiklik yaparak bu revizyonu gerçekleştirecek? Niang’ın takıma girebilmesi için hangi yabancı kulübeye dönecek? Ve bu revizyon sırasında Semih yerini koruyabilecek mi, ya da moda deyişle: “Niang-Semih bir arada oynar mı?”
Oynarlar, çünkü…
Niang çok yönlü bir oyuncu… Fenerbahçe’nin bugünkü 4-4-1-1 düzeninde tek santrfor oynayabileceği gibi kanatlarda da, hatta oyun kurucu pozisyonunda da değerlendirebileceğiniz (Deschamps’ın da değerlendirdiği) bir adam. Zaten geçen sene Toulouse önünde Alex’in pozisyonunda, gerektiğinde de (Bordeaux, Le Mans, Milan, Zürih ve Nancy karşısında) sol/sağ açıkta vazife yapmış. Dolayısıyla Aykut Hoca Antalya önünde oynayan yerlilerine hiç dokunmadan onu Alex’in ya da Stoch’un yerine koyup mevcut 4-4-1-1 düzenini sürdürebilir.
Oynamazlar, çünkü…
Yukarıdaki planda Niang’ın tehdit ettiği 3 mevkiinin birinde yerli (M.Topuz), diğer ikisinde de yıldızlar (Alex ve Stoch) oynadığı için Aykut Hoca bu adamlarından vazgeçemeyebilir. Bu durumda da Niang’ı doğrudan ana pozisyonunda, santrforda kullanmayı düşünebilir.
Tabii Fenerbahçe’de Semih’i kesmek kolay bir iş… Bence Löw’ün Mesut için söylediği “sadeliğin ustası” tabirini, stiliyle sonuna kadar hak eden Semih, sarı-lacivertlilerin geleneğinde en kolay vazgeçilen adam.
Ama Niang’ın Süper Lig’de 11’e girmesi için Semih’i kesmesinin yetmemesi, bir yabancının da kulübeye dönmesinin gerekmesi esas handikap… Bu noktada da Aykut Hoca’nın Cristian’ın veya Santos’un formasını Caner’e vermesi gerekebilir. Cristian’ın yeri için tabii ki önemli bir aday da Mehmet, ama bu durumda Kocaman’ın sağ açığa da bir yerliyi (büyük bir ihtimalle Kâzım’ı) koyması icap edecek.
Oynarlar, çünkü…
Aykut Hoca sıkça dile getirdiği “değişim”i müsait bir zamanda uygulamaya koyabilir; PAOK eşleşmesi sonrası, ulusal maç boşluğunda takımın formasyonunu değiştirebilir. Ankaraspor döneminden Kocaman’ın sıkı bir 4-3-3 taraftarı olduğunu biliyoruz, transfer ettiği oyuncular da (Dia ve Stoch) tam bu düzenin kanat hücumcuları… Hoca dizilişini 4-3-3’e çevirir, kanat hücumcularını Niang-Dia-Stoch’tan ikisi yapar, Semih’i de santrforda kullanırsa yine bu ikilinin beraber 11’de çıkmaları mümkün…
Oynamazlar, çünkü…
Aykut Hoca düzenini 4-3-3’e çevirirse büyük bir ihtimalle Alex’e orta üçlüde yer bulamayacak. Çünkü o üçlünün (Özer-Cristian-Emre gibi, ya da Mehmet-Emre-Caner gibi) daha dirençli bir ekip olması gerekecek. Bu durumda da her kötü sonuçta medyada Alex’in yokluğu gündeme gelecek.
Semih-Niang’ı önde ikili kullanıp 4-4-2’yi benimsemesi de zor. Çünkü o düzende de Alex’i orta ikilide kullanmak mümkün olamayacak. Üstelik transfer ettiği iki kanat adamı (Dia ve Stoch) da, savunma yönleri son derece sınırlı, 4-4-2’ye uymayacak adamlar. Zaten gerek Nancy’nin gerekse Twente’nin 4-3-3 (ya da 4-2-3-1’i) oynuyor olmaları tesadüf değil…
Netice
Semih-Niang konusu, basit bir 11 tercihinden ziyade bir anlayış değişikliği meselesi… O açıdan da bugünkü PAOK eşleşmesi çok kritik. Doğrusu iki PAOK maçının sonunda “netice olumlu/değişim olumsuz” bir tablo mu, yoksa “netice olumsuz/değişim olumlu” bir tablo mu F.Bahçe teknik ekibini uzun vadede daha mutlu edecek, kestiremiyorum.