35 gün
Kazakistan FIFA sıralamasının 125’incisi, yani Çad’ın, Kape Verde’nin, Guyana’nın bile altındalar. Üstelik sahada son derece medeniler, Azerilerle oynadığımız maçlardaki gibi rakibi sertlikle yıldırmaya çalışmıyorlar. Kendi toplarını oynamayı deniyorlar, Alman hocaları ve Almanya’dan/Rusya’dan devşirdikleri oyuncularla yeni bir ekol üretme uğraşına girmişler.
Bu süreçte de onların rakibi biz değiliz, muhtemelen gruptaki Azerbaycan maçlarını hedefliyorlar. O yüzden dün geceki maçın ne teknik, ne de fiziksel olarak bizi zorlayıcı bir sınav olduğunu söylemek mümkün değil. Zaten Hiddink’in de dün akşam esas hedeflediği birbiriyle uyum içinde çalışmaya alışmış adamların sahada geçirdikleri dakikaları artırmalarıydı. İlk 11’inden 5’i hafta sonu bir dakika bile oynamamış ay-yıldızlılar için dünkü doksan dakika da sanırım moralli bir idman olmuştur.
Evet, Hiddink’in bu iki maç için yaptığı kadro seçimi benim için de hayal kırıklığıydı. Tabii ki radikal bir revizyon beklemiyordum, ama Hollandalı’nın ilk 3 ay birikimlerinin ayak izlerinin bu kadroda hissedileceğini umuyordum. Bu kez olmadı. Hiddink ulusal takımın “haftanın panoraması” biçiminde seçilmediği görüşünü dayanak kabul etti, sadece 3 maçlık Süper Lig performanslarına değil, 6-7 yıllık alışkanlığa yatırım yaptı. Hiddink’in tercihinin bu yönde olmasının bence en önemli nedeni, Almanya’yla 8 Ekim’de oynanacak olması…
Eğer Afrika 2010 eleme grubunda olduğu gibi birinci torba rakibimizle Mart-Nisan fikstüründe (yani 6-7 ay sonra) karşılaşsaydık, Hiddink Eylül-Ekim maçlarında daha fazla risk alabilir, yeni oyuncular deneyebilirdi. Ama bir hocanın yeni takımındaki en kritik maçı sadece 35 gün sonraysa (bu boşlukta hazırlık müsabakası oynama şansı da yoksa) geçmiş kazanımlara daha fazla güvenme tercihine saygı göstermek gerek.
“Kupa Afrika”zede
Nijeryalı Yobo, güçlü fiziği, karakteri, istikrarı ve profesyonelliğiyle 7 sezonda Everton’ın sembol oyuncularından biri olmayı başardı. Menajer Moyes’un Goodison Park’a ilk transferiydi, bu hamlenin ne kadar başarılı olduğu Yobo’nun Everton’da en çok forma giyen okyanus ötesi oyuncu olmasıyla tescillendi.
Ancak 30 yaşındaki Yobo’nun Moyes’un gözünden düşüşü, birçok Afrikalı oyuncuda olduğu gibi Afrika Kupası sebebiyle olmuş. 2006’da Mısır dönüşü yerini ilk kez kaptırmış ama ilk fırsatta formasını geri alarak 2006-2007 sezonunun tüm maçlarında 90 dakika forma giymiş. 2010 Angola dönüşüyse işi o kadar kolay olmamış. Turnuvadan önce Everton’da 17 maçta oynayan Yobo, dönüşte sadece 6 forma şansı bulabilmiş. Moyes, Yobo’nun 2006 ve 2008’de iki kez yaşadığı diz problemlerini de göz önüne alarak Nijeryalı’yı kiralamaya karar vermiş.
Aslında Yobo Premier Lig’deki istikrarlı oyunuyla Everton’da hâlâ kalmayı hak ediyordu, ama bu yıl yürürlüğe sokulan 25 oyuncu sınırlaması nedeniyle Moyes’un ondan vazgeçmiş olma ihtimali de yüksek (Insua’nın ayrılışında da bir benzerlik var). Dünya Kupası’nda Nijerya’ya kaptanlık yapan ve her 3 maçta da oynayan Yobo’yu Rangers ve Celtic de istemiş ama Everton’la maaşın paylaşılması konusunda anlaşamamış oldukları tahmin ediliyor.
Eğer Yobo diziyle ilgili sorun yaşamazsa bu yıl Fenerbahçe’ye katkı yapacağı kesin. Bir sonraki Afrika Kupası’nın da 2012’de düzenleneceği göz önüne alınırsa sarı-lacivertli kulüp en azından bu sezonluk rahat… Yobo güçlü ve vazgeçmeyen bir stoper olduğu gibi, sağ bek ve defansif orta saha oynayabilecek yeteneklere de sahip. Belki Gökhan-Okan ikilisi nedeniyle sağ bekte ona ihtiyaç olmayacaktır ama gerekirse en az Cristian kadar kesici özellikler gösterebileceğini düşünüyorum.
Kalın Insua, ince Misimoviç
Insua anatomi itibariyle biraz kalın ve çok süratli de sayılmaz ama defansif görevlerini eksiksiz yapan sorumlu bir sol bek… Misimoviç çok yetenekli, çok ince bir oyuncu ama onun da koşmadıklarını Mustafa’yla Ayhan’ın koşması gerekecek
Sezon başında Galatasaray teknik direktörü Rijkaard’ın öncelikli ihtiyaçlarından biri sol bek değildi, ama gerek Hakan’daki olağanüstü düşüş, gerekse Hakan ve Çağlar’ın stoper oynayabilirliği Insua transferini de anlaşılır kılıyor. Hakan zaten geçen sezonun sonunda Neill’la birlikte Rijkaard’ın ideal stoper ikilisini oluşturuyordu. O kendini toparladığında Rijkaard onu tekrar göbekte kullanabilir. Üstelik Çağlar da Denizli’de geçen sezonun büyük bölümünü stoper oynayarak geçirdi. Yani Insua transferi, bir bakıma Galatasaray’ın içeriden stoper transferi anlamına da geliyor.
21 yaşındaki genç Insua’yı geçen sezon boyunca Liverpool’da oynadığı iyi oyundan tanıyoruz. Boca Juniors altyapısında yetişen oyuncu kendi kulübünde pek oynama şansı bulamamış ama Arjantin’in U17 takımındaki olgun performansı Liverpool futbolcu ajanlarının gözünden kaçmamış. O günden sonra Arjantin U20 ve A milli takımlarında da şans bulan Insua, dört yıldır Liverpool kadrosundaydı…
Merseyside’daki ilk 3 yılında çok fazla forma şansı bulamayan oyuncu geçen sezon Aurelio’nun sakatlığı ve Dossena’nın düşük formu nedeniyle ilk 11’e yerleşti ve Benitez onu tam 44 resmi maça başlattı. Bu sezon başındaysa Aurelio iyileşti, Hodgson da eski talebesi Konchesky’yi Anfield’a getirdi. 2010-11’de pozisyonunun üçüncü oyuncusu konumuna düşen Insua, maç oynamaya devam etmek için İstanbul’a geliyor. Tabii Insua burada başarılı olursa Galatasaray onu tutabilecek mi, yoksa Giovani gibi sadece kısa vadeli bir çözüm mü olacak, onu sadece sarı-kırmızılı yöneticiler biliyorlar.
***
Misimoviç’le Insua’nın aynı gün İstanbul’a gelmeleri dışındaki diğer ortak yönleri, kulüplerinin onların pozisyonuna yaptıkları transferler sonrası gitmeye mecbur kalmaları… Geçen sezonu hayal kırıklığıyla kapatan Wolfsburg’un çiçeği burnunda menajeri McClaren, Juventus’tan Diego’yu transfer edince Misimoviç’e de kendine yeni bir takım bulmak düştü.
Misimoviç Almanya doğumlu, eğitimini Almanya’da almış, büyün kariyerini de Almanya’da geçirmiş bir oyuncu. Onun yeteneklerini en erken keşfeden Bayern Münih’e 2009 yazında geri dönmesi söz konusu oldu ama o transfer gerçekleşmeyince Bavyera devinde tekrar oynayamadan ülke dışına çıkmak zorunda kaldı. Gerek Bochum’da, gerek Nürnberg’de, gerekse Wolfsburg’da yeteneklerinden kimse şüphe duymadı ama 2008-2009 sezonunda Dzeko ve Grafite’yle işbirliği ona dünya çapında ün kazandırdı. O, 18 asistle sezonu kral olarak, takımı da şampiyonluk tacıyla tamamladı. Aynı dönemde bizimle aynı grupta yer alan Bosna’yı da play-offlara kadar taşıdı fakat orada koç Blazeviç’le yaşadığı sorunlar nedeniyle daha ilerisini göremedi.
Asist vasfının yanına uzaktan goller ve frikikler de ekleyebilen, pasör olduğu kadar skorer özelliği de olan Misimoviç’in Galatasaray’da yaşayacağı en önemli sorun maç içindeki istikrarsızlıkları olacak. Koşmayı çok seven bir oyuncu değil, 90 dakika içinde de zaman zaman kaybolabiliyor. Wolfsburg’da onun bu açıklarını Gentner-Josue-Hasebe gibi enerjik üçlüler kapatıyorlardı, dolayısıyla Rijkaard ondan 10 numara pozisyonunda faydalanacaksa arkasına enerjik bir ekip kurmak zorunda kalacak.
Arda-Elano gibi oyuncuların varlığında Rijkaard, Misimoviç’e pozisyon bulmakta zorlanırsa Boşnak yıldızın sağ açıkta oynamışlığı da var.
Doğaçlama futbol
Antalya’da dün gece belki iyi bir futbol oynanmadı ama bunun için oyuncuları suçlamak da mümkün değil. Dün Real’le Barcelona’yı Mardan Stadı’na getirseniz, önce filelerin onarılması için maçı geç başlatsanız, sonra ikide bir sahaya atılan ekstra toplar nedeniyle oyunu durdursanız, 10 dakika sonra da aniden stat ışıklarının seviyesi düşse oyuncular herhalde afallarlar. Oyun biraz hareketlenmişken su molasıyla bir kez daha tempoyu düşürseniz, bir süre sonra da elektriklerin tamamen gitmesiyle takımları yarım saat sahada mahsur bıraksanız, orada Messi’yle Ronaldo bile olsa performansları düşer!
Düştü de zaten… İlk lig maçında daha hareketli olmasını beklediğimiz Jaja’nın temposu umulandan düşüktü ama kalitesiyle, topla münasebetiyle Güneş’in ön tarafta istediği pas oyununa yatkın bir adam olduğunun sinyallerini verdi. Bu sinyallerin dün gol üretimine dönüşmemesinin iki ana nedeni var: Birincisi Proment’in düzenli faullerini Jaja saydı, elleriyle işaret etti ama Göçek sayamadı. İkincisi de Jaja Metalist’teyken önünde oynayan Deviç’le çok iyi bir iletişimi vardı, buradaysa sadece kendi istatistikleriyle ilgilenen bir santrforla oynamak zorunda kaldı.
Antalya’nın öndeki üçlüsü Necati-Serge ve Tita daha paylaşımcılardı ama bu tarafta da ulusal takımın büyük kozu Onur (kornerler hariç) onlara pek umut vermedi. Tita’nın (Sivas maçında da attığı) şut kornerleri belli ki Trabzon teknik ekibi izlememiş, Onur’un maç boyunca zorlandığı tek konu bu oldu.
Schuster Belediye’nin kontra ataklarından habersiz… Rijkaard Ceyhun Eriş’ten, Güneş Tita’nın kornerlerinden habersiz… Biz futbol maçlarının hafta içi idmanlarda kurgulandığını, hafta sonu yeşil zeminde sahnelendiğini zannediyoruz; ama galiba Türkiye’de hafta içi kurgu çalışmalarına pek rağbet edilmiyor. Maçlar da böyle doğaçlama planlarla oynanınca, ortaya her türlü garip sonuç çıkabiliyor.
Kategori: Antalyaspor, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Trabzonspor
İki pozisyon
Büyüklerden üçünü peş peşe izleyince Avrupa’da Eylül’ü gören takım sayımızın neden yalnızca 2 olduğunu anlayabiliyorsunuz aslında… Fenerbahçe Manisa’dan 2, Beşiktaş Karabük’ten, Galatasaray Eskişehir’den birer gol yiyorlar. PAOK-Karpaty gibileri hem o golleri atıyor, hem de böyle basit üçer dörder gol yemeyince tur bileti alt sınıf rakiplere gidiyor. Bu hazırlıksızlığın sezon başı oluşuyla filan da ilgisi yok, Yunan Ligi daha dün başladı ve PAOK’un, Ajax ve Fenerbahçe önündeki fizik üstünlüğü ortada…
Galatasaray’ın bu sezonki sorunlarını sadece fiziksel yetersizlik ve kolay gol yenmesiyle açıklamak da mümkün değil. Rijkaard’ın geçen sezonun son 5-6 haftasındaki oyuncu tercihleriyle ne anlatmak istediği bugün biraz daha net anlaşılıyor: Hollandalı Hoca 2009-2010’a sahada başlayan 4 milli stoper (Servet, Zan, Aşık ve Güngör) ve 3 merkez oyuncuya (Sarp, Ayhan, Barış) sezonu kulübede/tribünde bitirtmişti. Dün 29’uncu dakikada Servet’in sol taç çizgisi kenarında topu kullanmak için en az 5-6 saniyesi varken meşin yuvarlağı taca bıraktığı pozisyonu görmüşsünüzdür. Galatasaray’ın pas yaparak hücuma başlama şansı varken, aut çizgisinin 10 metre önünden rakibin presi altında taçla oynamak zorunda kalması, Rijkaard’ın sezon başı transfer döneminde neler istediğinin küçük bir özeti gibi… Ve neler istemediğinin de…
Sahada Rijkaard’ın istemediği bu kadar şey varken kazanabilmelerinin sırrı da tabii biraz Eskişehir savunmasında… Rıza Hoca’nın takımı, Konya karşısında gol pozisyonlarında neredeyse 20’ye 2 üstünlük kurup tabelada 2-1 mağlup olunca savunmada rotasyona gidilmiş, ama bu defansın daha radikal değişiklikler yapması gerektiği ortada. Eskişehir’in ön tarafında 3 sezondur yaşanan istikrarsızlıklar da (Youla, Ümit problemleri, Batuhan’ın gelişi gidişi de) bir kargaşaya neden olmuş, onların da sahadaki halinin özeti Burhan’ın oyundan çıkmadan hemen önce düştüğü ofsayt pozisyonu: Batuhan’ın Burhan’ın 2 metre ileriden geldiğini göre göre topu ona atması, Burhan’ın ofsaytta olduğunu bile bile topa dokunması ve geriden gelen Koray’a bacaklarının arasından bırakmaması…
Servet ’in pozisyonu Galatasaray filminin, Burhan’ın pozisyonu da Eskişehir filminin özeti… Ve bize kalırsa bu filmlerin kaderinin değişmesi için rejisörlerde değil kastta birtakım revizyonlar yapmak lazım.
Kategori: Eskişehirspor, Galatasaray, Milliyet, Müsabaka Tenkit
Hüseyin görünümlü Ergiç
Belki Sivasspor’un 2006-2009 dönemine tekrar dönmesi mümkün değil, ama Bakkal’ın yeni takımının da geçen sezondaki gibi korkulu rüyalar görmeyeceği anlaşılıyor. Fiziksel olarak lige iyi başlamışlar, üstelik geçen yıl ciddi biçimde gerileyen Sedat, Abdurrahman, Bruno gibi adamlar da Bakkal’la yeniden doğmuş gibiler. Eğer Cihan’la Erman da Ceyhun-Mehmet ikilisine biraz yardım etmeye başlarlarsa skor sorununu da çözmeye yaklaşabilirler.
Bursa kalite olarak Sivas’ın çok üzerinde bir takım, ama bir nedenle bu maçta çok yorgun gözüktüler. Hafta içi idmanların yoğunluğu mu, tarihlerindeki ilk Şampiyonlar Ligi kurasının yükü mü bilemiyorum, Bursa’nın Trabzon maçı dahil bu yılki en kuvvetsiz günü dündü. Turgay’ın yokluğu, Sercan’ın da kenarda olması önde top tutma ihtimallerini de azalttı, Nunez ve Batalla sahadayken pozisyon üretmekte güçlük çektiler. Son 20’de Insua ve Sercan’ın girişi Bursa’yı bir miktar canlandırdı, Volkan da Ferhat’tan kurtulduğu bir anda maçı kazandıracak golü getirdi.
Bursa’nın Trabzon’a kaybettiği gün orta sahada verdiği açıkların da bir anlamda hayırlı olduğunu söylemek mümkün. O günden beri orta sahayı parselleyen Hüseyin-Ergiç bu maçta ruhlarını değişmiş gibiydiler, Hüseyin hayatında en fazla pozisyona girdiği maçını oynarken, Ergiç rakibin 4 tehlikeli atağını keserek göze battı.
2008-2009 G.Saray’la F.Bahçe’nin tarihinde el ele ilk üçün dışında kaldığı tek sezondu. Bursa’yla Trabzon’un bu form durumlarını görünce 2010-11’in de Anadolu’nun yılı olacağına dair sinyaller var gibi…
İlkokul diploması
Kıta futbol haritasına asil oyuncu olarak dahil olduğumuz 90’ların ikinci yarısından beri bir Türk takımının Avrupa kupalarındaki rakibe karşı en çaresiz kaldığı maçlardan birini (belki birincisini) izledik. Kuznetsov son derece ağır kararla atılana kadarki 70 dakikada Galatasaraylılar hemen hiçbir pozisyonda 4 pas üst üste yapamadılar, rakip yarı sahada üç kişi bir araya gelemediler. Eğer Kinhöfer, Kuznetsov’a (sarısı bile tartışılacak pozisyonda) kırmızı göstermeseydi, iki dakikalık Aydın umudunu yaşamak da pek mümkün gözükmüyordu.
Galatasaray’ın 70 dakikasını sadece olmayanlarla (sakatlarla, gidenlerle, gelmeyenlerle) açıklamak da yetersiz, çünkü sahada olanlar da kapasitelerinin yüzde 30’larına kadar düştüler. Aylardır kulüpteki kaderleriyle ilgili belirsizlikler olan Ufuk, Aykut, Servet, Elano gibileri mutsuz. Stoperlere alternatif olması gereken Ali Turan, çim sahada devşirme sağ bek değil, devşirme basketbolcu gibi şaşkın. Arda bitkin… Serdar’ın 20’de kaybettiği top sonrası Rijkaard’ın tepkisi de Galatasaray’da yaşananların ufak bir özeti: Geçen sezon transferde doktora yaptıklarını deklare eden Galatasaray yönetimi bu yıl ilkokul diplomasını bile hak edemedi. Çünkü transferde doktora yapabilmeniz için, önce ilköğretimi (yani eldeki malzemeyi en efektif biçimde kullanma meselesini) geçmeniz gerek.
Rakip Karpaty içinse bu maçın futbol tarihlerinin en önemli müsabakası olduğunu not etmek lazım. Avrupa kupalarında ilk kez bu yıl tur geçtiler, dün de tribünleri gruplara kalma gururunu ilk kez yaşamak için doldurdular. Ligde puanları silindiği için dipte olmalarına rağmen hafta sonu Sivastopol maçına 11 as oyuncularını da dinlendirerek çıktılar. Galatasaray önüne çıkan 11’in hiçbiri Sivastopol’a karşı başlamamıştı, dolayısıyla dün gece canlıydılar, hareketliydiler. Bu yüzden de Sivastopol maçını televizyondan izlemiş adamların, Bursa’ya karşı 90 dakika yıprananlara karşı özellikle ilk 70 dakika hiç alan bırakmamasına da şaşırmamak gerek. 17 milyon euroya kurulmuş Karpaty, Sivastopol ve Galatasaray maçlarına çıkaracak 22 adam bulabilirken, 120 milyonluk sarı-kırmızılılar son iki müsabakada kullanacak 15 futbolcu bulamıyor. Bu kadro mühendisliğine doktora derecesi vermek de, sanırım pek adaletli olmuyor.
Türk hakemliğinin özeti
G.Saray-Bursa maçının 75’inci dakikasında hakem Abdullah Yılmaz, Elano’ya haklı bir sarı kart gösterdi. Çünkü Brezilyalı oyuncu el kol hareketleriyle kart isteğinde bulundu, hakemi tribünlere şikâyet etme yoluyla otoritesini zedeledi.
Aynı maçın 45’inci dakikasındaysa (Volkan Şen’in el pozisyonunda) kart isteyen oyuncu bu kez Mustafa Sarp’tı. Sarp, Volkan’ın elle oynamasının hemen ardından hakemle arasındaki 10 metreyi 10 salisede koştu, hakemin burnunun dibine girdi, elle/kolla/göğüsle/vücudunun bütün unsurlarıyla Abdullah Yılmaz’ı sıkıştırdı. Hakemin otoritesini zedeledi, oyunculara karşı saygınlığını azalttı. Tribünlere de açık bir şikâyette bulundu. Tek bir şeyi eksik bıraktı: Eliyle kart işareti yapmadı. O yüzden de sarı kart görmedi.
Ben bu iki pozisyonun Türk hakemliğinin temel probleminin küçük bir özeti olduğunu düşünüyorum. Hakemler işin yüzde 50’sinde mükemmeller: Kitabı biliyorlar, kurallara hâkimler, talimatlara sonsuz sadakat gösteriyorlar.
Ama kalan yüzde 50’de, yani kuralları yorumlama konusunda maalesef şüphelerimiz var.
Karpaty’yi izlediniz mi?
Galatasaray, 6 Ağustos’ta Avrupa Ligi kurasında Lviv ekibi Karpaty’yi çekti. Ukrayna Ligi dünyanın en çok izlenen turnuvalarından biri olmadığı için doğal olarak kimsenin Karpaty ile ilgili fikri yoktu, ama Ali Sami Yen randevusuna kadar bu takımın iki kez izlenme şansı vardı. Çünkü ligleri sürüyordu, 8’inde Arsenal Kiev’le, 15’inde Shakhtar’la oynuyorlardı. Gazetelerden okuduğumuza göre de bu maçların ikisini (veya yalnızca ikincisini) Rijkaard’ın yardımcısı Yücedağ izledi.
Karpaty koçu Kononov, 15 Ağustos’taki Shakhtar maçını bir Galatasaray provası olarak oynadı. Dokuzu ilk 11’de olmak üzere, Ali Sami Yen’de sahaya sürdüğü 11 oyuncunun tamamını Donetsk’te de oynattı. Diziliş aynıydı, sistem aynıydı. Savunma dörtlüsü aynıydı, kanatlarda Kozhanov ve Zenjov’la kontr atak anlayışı aynıydı. Dolayısıyla bu maçı (ve bir önceki Arsenal Kiev maçını) izleyen Galatasaray yetkilisinin Karpaty ile ilgili sağlıklı fikirler edinebilmesi gerekiyordu.
Bu maçtan 4 gün sonra Karpaty, Ali Sami Yen’e çıktı. (Lucescu’nun anlattığına göre) Shakhtar’a karşı yaptıkları gibi oyunu kendi alanlarında kontrol ettiler, en iyi oyuncuları Kozhanov’u da uzun toplarla buluşturarak baskın atağa çıktılar. Kozhanov 1 gol 1 asistle maçı tamamladı. Sahada Galatasaraylı oyuncuların Kozhanov’un adını daha önce duyduğuna dair bir emare yoktu. Kozhanov’un karşısında oynayan Ali Turan’ın bu oyuncuya yetişmesi fiziksel/bilimsel olarak imkânsızdı!
O zaman akla şöyle bir soru geliyor: Galatasaray’ın kenar yönetimi gerçekten Karpaty’yi daha önce izledi mi? Sıradan bir takım sayılabilecek Karpaty’nin belki de tek özel oyuncusu Kozhanov’a önlem olarak sahada bir hazırlık yapıldığını siz fark ettiniz mi?
Mesela Mustafa Sarp bu oyuncuya yakın mı oynadı?
Hayır…
Mesela Ali Turan’ın yerine sürpriz bir biçimde Serkan Kurtuluş mu ilk 11’de başladı?
Hayır…
Galatasaraylılar sürekli ve ısrarla penaltı noktası üstüne şişirdikleri kornerlerin dönüşlerinde zaman zaman taktik fauller mi yaptılar?
Hayır…
* * *
Galatasaray, Lviv’e bugün galibiyet mecburiyetiyle çıkıyor. Bursa’ya karşı yıpratıcı 90 dakika oynamış sarı-kırmızılılar, karşılarında son derece dinlenmiş bir takım bulacaklar; çünkü Kononov hafta sonu Sivastopol önünde (Checher’le Goodwin hariç) 9 as oyuncusunu kenarda/tribünde oturtmuş.
Galatasaray bu kez Kozhanov’a (ve diğer kanattaki Zenjov’a) önlem alacak mı, bilemiyoruz. Kewell’ın yokluğunda Arda yine bütün kornerleri kullanmak için sağdan sola 50-60 metre yorulacak mı, net bir fikrimiz yok.
Neyse ki, şunu biliyoruz: Lviv’de G.Saray yetkilileri maçtan 15 dakika önce ve devre arasında sahayı sulayamayacaklar! Belki böylece Arda’ya atılan uzun paslar yerde aşırı sekmez de, Galatasaray birkaç hızlı hücum şansı bulur.
Egemen, eller serbest!
Fenerbahçe’nin, Trabzonspor’a attığı birinci golde Semih’in harika ortasının hakkını teslim etmekle birlikte, bir küçük detayı da düşünmeden edemedim. Semih’le birlikte aut çizgisine doğru koşu yapan Egemen’in, topu kesmeye çalışırken ellerini arkadan bağlaması detayı… Dikkatli Trabzonsporlular hatırlayacaklardır, Egemen benzer bir hareketi geçen sene Tazemeta’nın golü öncesinde de yapmıştı.
Oyuncunun penaltı endişesiyle ellerini arkadan bağlamasını anlıyorum. Ama Egemen (ve bu önlemi alan diğer oyuncular) şunu da bilmeliler ki; bu hareket hızlarını kesiyor, koordinasyonlarını bozuyor, hatta topun (penaltıya sebebiyet vermeyecek şekilde) vücutlarından dönme ihtimalini de azaltıyor.
Zaten Egemen, Semih’e çok yakın. Yani top ele gitse bile, hakemin bunu bilinçli olarak değerlendirmesi küçük ihtimal. Benim mantığım bu hareketin sağladığı avantajın, neden olduğu dezavantajın çok altında olduğunu söylüyor. Egemen’i, Liverpool önünde “eller serbest” görmeyi umut ediyorum, çünkü o şekilde ortaları karşılama ihtimali çok daha fazla olacak.