PTT de mümkün, WU* da
YENİ SEZONA DOĞRU
3) AKHİSAR BLD.
Süper Lig’de ilk yıl zordur: Yukarıdaki 15 takım önceki sene yayın havuzundan kasasına 25-50 milyon lira koyarak transfer yapmış, sizse PTT 1. Lig’den milyon görmemiş kadrolarla terfi etmişsinizdir. Kasımpaşa gibi zengin yöneticiler veya Elazığ gibi sponsorlar bulamamış ve dahi bu halde ligde tutunabilmişseniz, bu büyük bir hikâyedir başlı başına. Sezon boyunca bu sütunda defalarca Akhisar ve Hamzaoğlu güzellemesi okudunuz zaten.
Ama Süper Lig’de ikinci yıl da başka bir zordur aslında. Bu kez kasanız tarihinde görmediği sıfırlarla doludur artık. Geçen yıl yayın havuzundan 11 milyon (katılım payı) + 15,5 milyon (performans ödülü) almışsınızdır ve artık transfer sezonunda harcayacak yaklaşık 30 milyonunuz sizi beklemektedir. Eğer bu bütçeyi doğru kullanamazsanız Mersin İdmanyurdu gibi, Orduspor gibi, Kayseri Erciyesspor gibi, Hacettepe gibi daha kolay geçeceğini sandığınız ikinci sezonunuz size kâbus olur. Ama eğer akıllıysanız, eğer planlıysanız, eğer vizyonerseniz ikinci sezonunuzda Avrupa kupaları hedeflemek işten bile değildir aslında. Yani 2015’te Akhisarlı futbolcuların maaşlarını (1. Lig sponsoru) PTT’den almalarıyla, (Avrupa Ligi sponsoru) Western Union’dan* almaları arasında ince bir çizgi vardır sadece.
Eğer Akhisar bu yıl PTT değil WU istikametine gitmek istiyorsa, geçen yılki stratejisinden ciddi biçimde sapmalı. Geçen sezon cepte olmayan parayı harcamama adına bütün bir ilk yarı yitirilmiş, ikinci devrenin tamamı kâbuslarla geçmişti. Oysa Gekas (veya Gekas standardında bir santrfor) sezon başında alınsa belki şu anda Akhisar ligde ilk 6 priminden bile faydalanıyor olacaktı! Geçen sezon başında bir santrfor için 2 milyon lira borçlanılsaydı, o santrforun o parayı kompanse etmesi için size yalnızca iki maç kazandırması kâfi idi (Çünkü her galibiyetin yayın havuzundaki ödülü 1 milyon lira). Bu yıl da transferde tutuk gözüken Akhisar’ın acilen bu gerçeğin farkına varması gerek.
Sezonun yıldızı
Teofanis “uyum sorunsuzu” Gekas
Gekas iyiydi, Gekas harikaydı, Gekas belli ki uyum sorunu diye bir şey duymamıştı, tamam. Ama Gekas öyküsünü değerlendirirken şunu da gözden kaçırmamak gerek: Gekas’ın Akhisar için bir şans olduğu kadar; Akhisar da Gekas için şanstı. Çünkü Akhisar zaten topu rakip kale çizgisine kadar götüren ama onu bir türlü içeri dürtemeyen bir takımdı ilk yarıda. Gekas’ın sadece topu içeri dürterek kahraman olabileceği bir takıma gelmesi de, herhalde onun şansı.
En iyi transfer
Kenan Özer
Beşiktaş’tan parlak biçimde çıkacağı düşünülürken, kendini PTT 1.Lig’de bulan bir sönük yıldıza dönmek üzereydi Kenan. En son Antalya formasıyla yaptığı hırçınlıklar ve gördüğü kartlardan sonra doğrusu ben de ondan umudumu kesmiştim. Belli ki Hamza Hoca kesmemiş. Onu Bolu’dan alıp tekrar Türk futbolunun vitrinine koydu. Çok da iyi etti. Doğrusu bugün bana Volkan Şen mi, Aydın Yılmaz mı yoksa Kenan Özer mi deseniz, rahatlıkla reyimi Kenan’dan yana kullanırım.
En kötü transfer
Bruno-Bikoko ikilisi
Sezon başında santrfor ikilisi böyle planlanmışken, sezon sonunda ileri uçta her ikisi de yoktular Akhisar’da! Rizespor’dan alınan Bikoko bütün bir sezonu sakatlıkla kaybederken, Ordu’dan kiralanan Bruno da PTT 1.Lig’e fazla, Süper Lig’e eksik bir görüntü çizdi bu sene. Hamza Hoca Anıl’ın gidişiyle Bruno’yu santrfor arkasında kullandı, ama Brezilyalı oyuncu totalde beklenenin çok altındaydı bu yıl.
En çok yükseliş gösteren
Uğur Demirok
Aynen Semih gibi Galatasaray altyapısında yetişti, aynen Semih gibi önce Antep’e, sonra Kartal’a kiralandı. Ve aynen Semih gibi şimdi Süper Lig’in en gözde stoperleri arasına girdi Uğur… Kontrollü ve akıllı savunmasına sezonun sonlarına doğru duran top silahı özelliğini de ekledi. Bu yıl üstünden Süper Lig tedirginliğini atacağını da hesaba katarsak, bir sonraki hedefinin milli takım olması hiç şaşırtıcı olmaz.
En çok düşen
Anıl Taşdemir
Eğer biraz daha sakin, biraz daha olgun olabilse, şu anda Türkiye Gekas’la birlikte onu da konuşuyor olabilirdi. Takımın aslında en yeteneklisi oydu, ama her ne yaptıysa Hamza Hoca gibi zor sinirlenen bir adamı bile kızdırmayı ve kadro harici kalmayı başardı. Sanırım o da Akhisar’ın bugünkü durumunu gördüğünde hayıflanıyordur Manisa’da olmadığı için.
Anahtar sayı
7 milyon
İBB, Karabük, Sivas, Trabzon, Kasımpaşa, Beşiktaş, Mersin… Gekas’ın doğrudan tesir edip kazandırdığı maç sayısı en azından 7… Havuzdan kazanılan 7 milyon galibiyet priminde direkt payı olan bir adamı birkaç yüz bin fazla verip kalmaya ikna etmek mantıklı gibi geliyor bana…
Kategori: Akhisar Belediyespor, Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları
Güneş yoksa Çay var
YENİ SEZONA DOĞRU
2) TRABZONSPOR
2013-2014’e başlarken havuzdan “şampiyonluk primi” olarak Galatasaray 19, Fenerbahçe 18, Trabzon’sa 6 milyon TL alacaklar. Yine Galatasaray’ın 2012-13 performansıyla havuzdan kazandığı para 40 milyon (21m galibiyet + 4m beraberlik + 15m birincilik primi), Fenerbahçe’nin 33,5 milyon (18m galibiyet + 3,5m beraberlik + 12m ikincilik primi), Trabzon’unsa 16,5 milyon (13m galibiyet + 3,5m beraberlik primi)… Yani 2013-14’e başlarken sadece havuz payları açısından Trabzon, Galatasaray’dan yaklaşık 40, Fenerbahçe’den de yaklaşık 30 milyon dezavantajlı. Bunun yanına hasılat geliri, mağaza geliri, sponsor geliri gibi farkları da eklerseniz, çıplak gerçek ortaya çıkacaktır: Mâli ligde Trabzonspor belki kalan 13-14 takımın biraz üstünde. Ama özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray’ın da olağanüstü gerisinde. Ve tarihsel olarak, genetik olarak her yıl onlarla yarışmak istiyor. Öyleyse Trabzon’un bu yarışı eşit koşullarda yapabilmesi için paradan başka enstrümanlara ihtiyacı var.
70’ler ve 80’lerde Sümer-Özyazıcı’lı Trabzon’un bu yarışı yapabilmesinin nedeni kentin eşsiz özkaynakları, Doğu Karadeniz’in mümbit gen havuzuydu. Altı isyankâr şampiyonluk, ağırlıklı Trabzonlu çocuklarla gelmişti ama 90’ların ikinci yarısından bugüne koşullar değişti: Artık Trabzonspor da İstanbul büyükleri gibi transferle kadro oluşturmak zorunda ama ortada ciddi bütçesel farklar var. O zaman da takıma yarışmacı olduğu kadar eğitici bir hoca bulmak zorundasınız. Anadolu’dan gelen genç fidanları eğiterek olgunlaştıracak bir “Güneş”ti en ideali. Güneş yoksa, Güneş küstüyse, onları suyla besleyip büyütecek bir “Çay” da olabilir…
Trabzon’un bu gelir farklılıklarıyla Anadolu’dan çıkan 9’luk-10’luk adama (örneğin Alper Potuk’a) gitme ihtimali yok. O yüzden transferde rota 7’lik-8’liğe çevriliyor, onlar Güneş’in ışıklarıyla 9’luk-10’luk adama dönüşüyorlardı (Bkz. Burak, Selçuk, Engin, Ceyhun ve niceleri)… Bugünkü kadroda da o sınıfta, potansiyeli yüksek adamlar var: Soner gibi, Yasin gibi, Emre gibi. Akçay’ın da aynen Güneş gibi onları yılmadan eğitip, şans verip, 9’luk-10’luk adamlara dönüştürmesi gerek. Tabii ki 1461 Trabzon’un yetiştirdiği nadide fidanları da. Bu yolda Alanzinho gibi ne verdiği belirsiz, sezon içi istikrarı olmayan, yılda iki kez parlayıp sonra sönen adamlardan vazgeçilmesi de çok önemli.
Sezonun yıldızı
Onur the Kıvrak
Geçtiğimiz günlerde, “Takımda para eden yalnızca iki kaleci var” demişti Trabzonlu eski bir yönetici… Aslında bunlardan biri de yalnızca lira (ve belki ruble), kalan biriyse ancak Euro veya Dolar ediyor. Onun da adı Onur Kıvrak… Bence kendi yaş grubunda Neuer’den sonra en iyisi. Bu sezonu da gelişerek geçirdi ve Türk futbolunun kalede bir 10 yılını da onun kurtaracağına eminiz artık.
En iyi transfer
Soner Aydoğdu
Kariyerinin en iyi sezonunu geçirmedi ama en azından Kafkas’lı son dönemde tekrar ilk 11 alışkanlığı kazandı. Gençlerbirliği maçında sarı kart cezası nedeniyle formasını kaptırmayıp sezonu 7-8 maç aralıksız ilk 11 oynayarak bitirseydi, bence yeni yılın en iyi transferi de o olurdu. Abdullah Avcı’nın ona milli takım forması verip moral kazandırması da büyük kazanç.
En kötü transfer
Marc Janko
Evet, takımda herkesin ona kafa topu atmak zorunluluğu hissetmesi, Avusturyalının maharetli ayaklarını göstermesi ihtimalini biraz zedeledi. Ama o da var olan yeteneklerini göstermek için hiç çaba sarf etmeyerek beni fena halde hayal kırıklığına uğrattı. Eğer bu şekilde hiç çaba göstermeyerek devam ederse bundan sonraki istikameti batı değil, daha da doğu olur.
En çok yükseliş gösteren
Olcan “10 numara” Adın
Aslında o da kariyerinin en iyi yılını geçirmedi ama takımda gelişen hemen hiç oyuncu olmayınca kürsü yine ona kaldı. Bu yıl bu kürsüde olma nedeniyse, orta/uzun mesafe şutlarındaki ilerleme. Daha 27 yaşında ve gerek şut kalitesindeki gerek araya attığı topların niteliğindeki artış bence ona bir “forvet arkası” oynama seçeneği kazandırabilir. Bilmiyorum Akçay onu orada değerlendirir mi, ama bence Olcan’a bir de on numara pozisyonu şansı vermek gerek.
En çok düşen
Gustavo Colman
Eğer sezon başında onunla oturulup konuşulsa, “tamam gitmene müsaade edeceğiz, hatta yardımcı da olacağız ama bize sadece bir yıl daha hizmet et” dense belki bu sezonu böyle kayıp geçirmezdi. Şimdi yine gidiyor, hem de arkasında bir bomboş sezon bırakarak. Görkemli Türkiye kariyerine bu veda yılı hiç yakışmadı.
Anahtar sayı
1
Santrfor arkası oynayan Alanzinho’nun bu sezon ligdeki gol sayısı yine 1! Bir sezon boyunca, ikinci santrfor olarak 27 maçta sahaya çıkan Alanzinho, yılı yine tek golle kapadı. Sezon boyunca yine o bölgelerde dolaşan Colman’ın 1,Soner’in 1, Sapara’nın 2, Adrian’ınsa 5 golleri var. Yeni sezonda Alanzinho’yla Colman yok ama o bölgede her kim oynayacaksa skor yapması gerektiğinin farkında olmalı.
ÖNÜMÜZDEKİ HAFTA: Yaz boyunca “2013-2014’e doğru” yazı dizisi sürecek ve ligdeki tüm takımları mercek altına alacak. Sıralamanın puan durumuna göre yapılamamasının (yani bugün, ikinci Fenerbahçe’nin ele alınamamasının) nedeni teknik adam belirsizliği. Teknik adamsız Süper Lig takımlarının hocaları belli oldukça bu yazı dizisinde onlar da yerlerini alacaklar. Herkese dertsiz, tasasız, gazsız bir hafta dileklerimle.
Kategori: Glokal, Milliyet, Trabzonspor, Uğur Meleke yazıları
Üçlü de oynatabilir
MİNİ GÖRÜŞ / BRUNO ALVES
Dünyanın herhangi bir ülkesindeki herhangi bir sporsevere Alves’i sorsanız, sert-dayanıklı ve hava toplarına hakim, sorumlu bir stoper olduğunu söyler. 2 buçuk sene önce Zenit’i seçmesi büyük ölçüde parayla ilgili, çünkü o gün rahatlıkla Premier Lig veya La Liga’nın yolunu da tutabilirdi. Bugün market değerinin 22’lerden 8’lere gerilemesiyse yaşlanması ve biraz da ağırlaşmasıyla alakalı. Bu kontrat, Alves’in muhtemelen Avrupa’da imzaladığı son sözleşme. Ve Türk takımları bu tarz “son sözleşme oyuncuları”nı almakta nedense ısrarlılar.
Geçtiğimiz yaz onu Polonya-Ukrayna’da üç maçta çıplak gözle izleme şansı bulmuştum. Pepe’yle çok iyi bir ikililerdi ama savunmadan topu çıkarma işini Veloso’ya bırakıyorlardı. Yine de her geçen yıl top tekniği gelişmiş: Önceleri çok gol atan bir oyuncu da değildi ama 2-3 yıldır hem kafa ile hem uzaktan şutlarla kaleyi yoklayan bir stopere dönüştü. Son 1 yılda tamamı kafayla (3’ü milli takımda olmak üzere) toplam 5 gol atmış. İstikrarlıdır, çok fazla sakatlık yaşamaz (bu yıl sadece iki kez 15’er gün adale sorunları olmuş). Takımını yalnız bırakma nedeniyse genelde çok sarı kart görmesidir, Rusya’da da 4 sarı kart cezası uygulaması var ve geçtiğimiz sezon 3 kez bu sınıra ulaşmış!
Fenerbahçe’nin yeni teknik direktörü bazı maçlarda üçlü savunma kumarı oynamak isterse Alves’in Zenit’ten bu konuda ciddi bir tecrübesi var: Sağında Gökhan, solunda Egemen’le pekala üçlü de oynayabilirler. Dörtlü savunmadaysa muhtemelen Egemen’le sert ama oyun kurma işini Topal’a bırakan bir ikili olacaklar.
Kategori: Fenerbahçe, Milliyet, Profil, Uğur Meleke yazıları
Burakowski satılmamalı
YENİ SEZONA DOĞRU
1) GALATASARAY
11 Eylül 2011’de Terim, Galatasaray’daki üçüncü dönemine başlarken tabii ki çok heyecanlıydı, yardımcılarıyla birlikte gece-gündüz çalışmıştı, yeni bir takım üretmişti ve muhtemelen yaptığı her şeyin de doğru olduğunu düşünüyordu: Sarı-kırmızılılar, Olimpiyat Stadı’ndaki İBB deplasmanına tandemde Servet-Gökhan, sağ bekte Ujfalusi, sol bekte Çağlar’la çıkmışlardı o gün. Düzen 4-1-4-1’di, Sabri orta sahanın göbeğinde, Eboue ve Kazım açıktaydılar. Sonuç hezimet oldu. Sadece bir buçuk yıl sonra bugün bir muhabir kardeşimiz basın toplantısında Terim’e, Ujfalusi’yi sağ bek, Sabri’yi ön libero, Eboue’yi sol açık oynatması gerektiğini söylese herhalde herkes kahkahalarla güler. Oysa yalnızca 20 ay önce bugün, Terim’in tercihi tam da buydu.
Futbolda tabii ki bunlar var; Aragones 2008’de Iniesta’yı her maçta sol açıkta başlatıp 60’ta çıkarıyor; 2001’de Houllier, 37’lik McAllister’a orta sahanın ortasında ilk 11’de şans veriyordu. Futbolda tek bir doğru yok, bir sorunun 5 farklı cevabı olabiliyor, hatta bazen 5’i de doğru veya 5’i de yanlış olabiliyor! Ama futbolda mesele zaten sadece mutlak doğruyu bulmak değil. Yanlıştan dönebilmek. Esneyebilmek. Değişime açık olmak. İşte Fatih Terim’i Fatih Terim yapan detay da bence bu.
Önce çok sevdiği ve çok güvendiği Servet-Gökhan’dan vazgeçti Terim. Sezon başı planlarında belki hiç olmayan Semih-Ujfa ikilisini yakaladı, türlü denemelerden sonra Eboue’nin bek olduğunu kabullendi. Manevi oğlu Kazım’dan vazgeçebildi, Emre’yle Engin’den kenar adamı üretti. Sistemini 4-4-2’ye evirdi, sezon başı burun kıvırdığı Elmander’e takım liderliğini verdi. Sonuç, zafer oldu.
2012-2013 de, en az bir önceki sezon kadar sürprizliydi aslında. Ve değişime kapalı birinin çözebileceği türden bir denklem değildi. Çift santrforlu sistem devam ediyordu ama Burak-Umut, Elmander’in yaptığı gibi takımı 4-5-2 oynatamıyorlar, orta saha-forvet pas bağlantısını sağlayamıyorlardı. Terim önce Burak’ı geliştirdi, ona kariyeri boyunca yapmadığı işleri yaptırmaya başladı.
Sonra Sneijder’la Drogba geldi, tablo daha da güçleşti. Elde Sneijder dahil 5 iyi forvet vardı ve bunların sadece ikisini sahaya sürmek ancak korkak bir teknik direktörün yapacağı türden bir işti. Terim sistemini bir kez daha değiştirdi, Sneijder’dan savunma yapmasını istedi, Selçuk’u sol iç pozisyonuna kaydırdı. Terim bir kez daha başardı. Sadece 20 ay içinde Galatasaray neredeyse 5 kez sistem değiştirdi ama sonuç değişmedi: Yine kazandılar.
2013-14’te de sanırım anahtar bu: Terim, değişmekten yine korkmayacak, başarılı takımını evirmeye yine devam edecek. Belki Amrabat gidecek, belki takım gençleşecek. Ama şüphe yok ki, yine birşeyler değişecek.
Sezonun yıldızı
Zorluklardan yılmayan adam “Selçuk”
Geçen yıl sistem 4-4-2’ye döndüğünde daha ofansif görevleri vardı, 12 gol ve bir o kadar asistle gereğini yaptı. Bu yıl Sneijder gelince birkaç adım geriye gitmeliydi, onu da başardı. İstanbul’daki Schalke maçında yaptığı 11 kritik pas arası Almanlar’ı da şaşırttı.
Geçen yılın frikikçisiydi, bu yıl anlamsız bir şekilde görev ondan gitti. Yılmadı, sıra ona geldiğinde işini kusursuz yaptı. Bu yıl Türkiye’de muhtemelen en verimli frikik atan adam yine o oldu.
En iyi transfer
Adı Burakowski olsaydı: “Burak Yılmaz”
Bu sene (mesela) Belçika Ligi’nde oynayan Burakowski isimli bir Polonyalı, ligde Anderlecht’le 24 gol atsa, takımını Devler Ligi’nde çeyrek finale taşıyıp orada da 8 kez fileleri havalandırsa, muhtemelen kapısında Chelsea’ler, City’ler birikecek, onun için en az 30 milyon Euro değer biçilecekti.
Üstelik o Burakowski geçen sezon da 33 attıysa, milli takımının da birinci santrforuysa onu 13’e-15’e satmak akıl dışıdır, Türk kompleksimizden başka bir şey değildir bence.
En kötü transfer
Amrabat gidebilir
Terim’in G.Saray’daki ilk döneminde bir ön libero takıntısı vardı, o pozisyondan Quadroslar, Petreler gelmiş, M.Polatlar, Tamaslar geçmişti. Terim’in G.Saray’daki üçüncü dönem takıntısı da hızlı kenar adamı. Assaidi düşüncesi de, Yiğit Gökoğlan’a ödenen akıl dışı para da bu takıntı yüzünden… Ama yeni düzenlemeyle ilk 18’e 6 yabancı yazılabiliyor olması artık kulübede kullanılacak Amrabat ihtimalini ortadan kaldırıyor. Galatasaray bir mucize olur da Amrabat’a bir alıcı bulursa, onu kesinlikle satmalı.
En çok yükseliş gösteren
Felipe Melo
Melo’nun ilk 6 ayıyla son 2 ayı arasındaki büyük fark, onu bu kürsüye çıkardı ama herhangi bir büyük takım bir kez daha Melo’ya o yarım senelik krediyi tanımaz. Transfer görüşmeleri yine uzayabilir ama bu noktada esas sorumluluk Melo’da. Brezilyalı futbolcu (görüşmelerin sonucu ne olursa olsun) gelecek yıl bir takımda futbol oynayacak. Dolayısıyla (o takım kim olursa olsun) Melo kendini yeni sezona hazır tutmalı. Terim Melo’yla bugünlerde konuşup ondan takıma bu kez hazır gelmesini istemeli.
En çok düşen
Düşünen adam “Engin”
11 maçlık ceza sırasında düşünmeye çok fırsatı olduğunu söyledikten sadece 2 gün sonra bir kafede sigara içerken fotoğraflandı Engin! O görüntüsü, ona düşünmek için 6 ay daha kazandırdı(!) Koca bir sezonu neredeyse hiç futbol oynamadan tamamladı ve dibe vurdu Engin. Oysa gerçekten düşünüp, gerçekten futbol oynamaya karar verirse şu anda hâlâ Sneijder’ın da, Hamit’in de, Selçuk’un da ilk alternatifi konumunda.
Anahtar sayı
35 maç
Sivasspor’a karşı 10 dakika şans bulan Eray’ın o maçta attığı 70 metrelik bir degaj, Galatasaray’da kaleci çalışmasının ne kadar başarılı olduğunun ispatı gibiydi. Belli ki sadece Taffarel ve Muslera’nın değil, Eray’ın da ayağı iyi. Galatasaray’ın o bölgede hayıflanması gereken tek sorunsa bu sezon oynanan 47 maçın 35’inde gol yenmiş olması. Belki de Galatasaray savunması, Chedjou’dan başka takviyeler de istiyor.
Borussia v1.1
Bir an için bu finalin galibinin kim olduğunu bir kenara bırakıp önce Wembley’de neden iki Alman olduğunun altını çizmek gerek sanırım: Barcelona’nın 21’inci yüzyılın ilk bölümüne damga vurduğu “tiki-taka (bizim deyimimizle tık-tık) oyunu”, artık zirveyi Borussia’nın “gegenpressing (karşı pres) oyunu” yla paylaşıyor. Artık futbolda özenilen tek anlayış Barcelona gibi 70-80 pasta gole gitmek değil, Borussia gibi skor repertuarını geniş tutmak. Barcelona gibi topu hiçbir zaman rakibe vermemeye çalışmak değil, Borussia gibi topu kaybettiğin anda da presle kazanabilecek bir savunma sistemi (gegenpressing/karşı pres düzeni) oluşturmak.
Borussia’nın özellikle son iki yıla damga vuran “karşı pres” anlayışını harika taklit eden ve hatta geliştiren Bayern’le kapışması doğal olarak iki takımın da çok top kaybettiği/kazandığı, bol bol hızlı hücum şansının olduğu bir maç üretti. Kazanansa (en azından şimdilik) Borussia’nın bir üst sürümü -adeta Borussia v1.1- gibi duran Bayern oldu. Çünkü Borussia’nın harcayamadığı parayı Bayern harcıyor, Robben ve Ribery gibi doğuştan gelen beceriyle kader değiştirebilecek adamları Münih’e getirebiliyorlar. Çünkü Borussia’nın çözemediği savunma sorununu onlar çözmüşler, daha iyi bir kalecileri var ve rakiplerine göre çok daha az gol yiyorlar. Üstelik daha tecrübeliler ve son 4 yılda üçüncü Şampiyonlar Ligi finalini sonuna kadar hak ederek kazandılar.
Teknik adamlık kariyerinin finaline muhteşem bir zafer ekleyen Heynkces’e sonsuz tebrikler. Avrupa futbolunun kaderini değiştirmeye çalışan devrimci Klopp’a da içten teşekkürler, eğer büyük bir aksilik yaşamazsa o da önümüzdeki birkaç yıla bir-iki uluslararası kupa sığdıracak gibi.
Ön libero da olabilir
MİNİ YORUM / AURELIEN CHEDJOU
İş disiplini yüksek, sakatlık-ceza sorunu yaşamıyor. İyi top kullanıyor, hücumu seviyor, ama çok risk alıyor. Dany ile iyi bir ikili olmaları zor çünkü stilleri benziyor. Eğer Melo transferi olumsuz sonuçlanırsa, Terim onu ön liberoda da değerlendirebilir.
Galatasaray bence tam aradığı tarzda bir stoper buldu, çünkü Terim’in geriden kurmak istediği oyun için çok uygun yeteneklere sahip. Ağırlıklı olarak sağ stoper oynuyor, bu yüzden Semih tandemin soluna kayabilir. Bence o da doğru bir karar olur, zira Trabzon maçı gösterdi ki Riera, yanında Semih olduğunda daha güvenli çıkıyor.
Sert bir stoper olmasına rağmen Lille’de fazla sakatlık yaşamamış: Bir kez kısa süreli uyluk problemi olmuş, birkaç kez sağ kalça adalesi sakatlığı var. Sezonda 40 maç hazır olan bir adam. Duran toplarda Lille’in en büyük silahı olmuş, son iki yılda attığı 10 golün 9’u duran toplardaki kafa vuruşlarından gelmiş.
Eğer Dany bu yıl Manchester ve Real maçlarındaki oyunlarını daha sık tekrarlarsa ya da Terim, Melo sorununu çözemezse son seçenek olarak Chedjou’yu ön liberoda düşünebilir. Yani Chedjou, Galatasaray’ın hem savunmasına hem de orta sahasına derinlik katabilecek başarılı bir transfer. Hatta bu yıl Egemen, Bekir, Sivok’un yaptığı maç kazandıran katkıları Galatasaray’ın hemen hiç bulamadığı düşünülürse Chedjou ofans için bile sevindirici bir hamle.
Mutsuzlar kaybetti
Son yıllarda yıldız oyuncuların çıktığı müsabaka sayısındaki geometrik artış ve kadro kısıtlamaları nedeniyle, iki-üç kupada birden sonuca gitmek Avrupa’nın herhangi bir yerinde artık gerçekçi hedef olmaktan çıktı. Bu sene de yeni uzaylılar Bayern Münih’i dışarıda bırakırsanız aslında hiç kimsenin bunu beceremediğini söylemek mümkün. Devler Ligi finalisti Dortmund ligde 25 puan fark yedi, Real ligi/Barça kupaları götüremedi. United lig şampiyonluğuyla, Chelsea Avrupa Ligi’yle yetinirken, M.City ve Benfica’nın da hiçbir şeye nefesleri yetmedi. Öyleyse gerçekçi olmak lazım: Şampiyonlar Ligi bileti, Avrupa Ligi yarı finali ve Türkiye Kupası finali, herhangi bir Türk takımı için gayet iyi sonuçtur. Yani dün gece Fenerbahçe kupayı kazanamasaydı da başarılıydı bana göre.
İki cephede yıpranmış olmalarına ve sezonun 64’üncü maçına çıkmalarına rağmen dün özellikle ilk yarıda daha konsantre olan taraf da Fenerbahçe’ydi üstelik. Gerilim apaçık Trabzonspor’a yaramıyor. Son iki sezonda “olmazsa olmaz” havasında çıktıkları her Fenerbahçe maçında ayakları birbirine dolaştı bordo-mavililerin. Dün de daha maçın dokuzuncu dakikasında, normal bir set hücumunda Mehmet Topal’ın pasının bu kadar rahatça Trabzon savunmasını delmesi, Sow’u rahatsız eden tek adamın Volkan olması, Serkan’ın o sırada orta sahada joggingle iştigal etmesi her şeyi özetliyor aslında: Siz bu çocukları gerdikçe, onlar bir kat daha geriliyorlar. Başkanlarının diğer iki büyük takımla sonsuza kadar düşman kalmak istemesi oyuncuları rahatlatmıyor, mutsuzlaştırıyor. Mutsuzluk da stres ve başarısızlık getiriyor.
Maçın ikinci yarısında sonucu değiştirmeye yetmese de oyunda Trabzon’un rüzgarı arkasına almasındaysa aslında yine mental bir faktör rol oynadı: Emre’yle geçmişten kalan meselesini halledememiş Zokora’nın yerine aç ve istekli Aykut’un girmesi Trabzon’un vitesini artırdı. Eğer Trabzon’un atıcıları, tutucularının yarısı kadar iyi olsa belki maçı uzatmaya götürebilirlerdi ama değillerdi, sonuçta da Fenerbahçe üst üste ikinci Türkiye Kupası finalinden de hatasız çıktı.
Maç öncesi iki hoca ve iki kaptanın paylaştığı güzel demeçlerle bitirelim bu tatsız sezonu: Kupayı kazanan Fenerbahçe’ye de, finale kadar çıkmayı başaran Trabzonspor’a da gönülden tebrikler. Umarım hepimiz bu sezon yaşadığımız utanç verici hadiselerden ders çıkarır, 2013 Ağustos’unda tertemiz bir sayfa açarız.
Kategori: Fenerbahçe, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Trabzonspor, Uğur Meleke yazıları
Riera 101
Dün Arena’da 33 sert Euroleague haftasından sonra bir NBA normal sezon maçı izledik adeta. Maçın ilk yarım saatinde tek faul vardı, genelinde de orta sahaların çok rahat geçildiği, savunmaların tatil planları yaptığı bir görüntü hakimdi. Bu rahat müsabakayı hazırlık döneminin ilk ciddi sınavı kıvamında izleyen iki teknik adam da muhtemelen bazı oyuncuların bireysel performanslarına odaklandılar, yeni sezon kadrolarını kafalarında şekillendirmeye çalıştılar.
Hafta içinde Trabzon cephesinden gelen “Takımda para eden sadece iki kaleci var” açıklamasına dün itiraz eden bir tek adam vardı sahada: O da Olcan Adın… Her geçen hafta şut kalitesini artırıyor, belli ki özel çalışmanın meyvelerini topluyor. Onun yeni sezonda Trabzonspor iskeletinin ana parçası olacağından şüphe yok, üstelik benim önerim Olcan’dan artık kenarda değil, forvet arkasında faydalanmaları yönünde. Bana öyle geliyor ki bu çocuk forvet arkası oynarsa bir sezonda 15 gol atabilecek kapasitede.
Galatasaray’ın yeni sezon iskeletinde rolünün ne olacağı merak edilen Riera da, dünün bir diğer yıldızıydı. Tamam Drogba bir kez daha maçı içeriden okudu, iki hafta önce Sivas’ın solunun zayıflığını fark edip orayı çökertmişti; bu kez de Trabzon’un sağına üşüşüp orayı fena halde karıştırdı. Ama Riera da bu boşluğu değerlendirecek kadar konsantre, hazır ve istekliydi. 30 yaşına kadar İspanya Milli Takımı’nda, La Liga’da, Premier League’de kendini sol açık olarak kabul ettirmiş bir adamın 30’undan sonra Süper Lig’de sol bekliği öğrenmek için bu kadar istekli olması harika. Tam bir karakter örneği. Tam bir profesyonellik dersi. Genç oyunculara “Riera 101” adıyla okutulması gereken bir mesleki saygı duruşu…
Aslında dün Riera’nın bu kadar rahat hücuma katılmasında bence bir küçük detay daha etkili oldu: Daha önce (Dany ile oynadığında) sağ stoper rolü alan Semih, bu kez sol stoperdeydi. Semih’in solda olması sanki Riera’yı rahatlattı, çünkü daha önce sol savunmada Dany-Riera kamikaze ikilisi oluyor, defansı tedirginleştiriyorlardı. Yeni sezonda Ujfa yüzde yüzle döner mi, Chedjou bu gruba katılır mı bilinmez. Ama Semih-Dany-Riera bir arada 11’de devam ederlerse, bence yerleşimleri dün geceki gibi olmalı.
Kategori: Galatasaray, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Trabzonspor, Uğur Meleke yazıları
Ulusal ar damarı
Mayıs 1985’te Brüksel’de oynanan Şampiyon Kulüpler Finali maçı öncesi Liverpoollu bir grup taraftar, Juventuslu sporseverlerin bulunduğu bölgeye saldırdı. Yaşlı Heysel’in bir duvarı yıkıldı, 38 kişi hayatını kaybetti. Olay sonrası UEFA, İngiliz kulüplerini 5, Liverpool’u 8 yıl Avrupa kupalarına katılmaktan men etti.
İngilizler utandı…
UEFA, cezasının 2 yılını doldurmuş İngilizler’i tekrar Avrupa kupalarına katmayı düşündü. Ama bu teklifi Başbakan Thatcher reddetti. 1985-1991 arası tam 20 farklı İngiliz kulübü hak ettiği halde Avrupa kupalarında yarışmadı.
Liverpoollular utandı…
Hakemin (ceza alanı dışından içeri taşıdığı) yanlış penaltı kararına bile itiraz etmediler.Hazin olaydan tam 20 yıl sonra Anfield’da Juventus’u ağırlayan KOP tribünü, “Amicizia (Dostluk)” pankartıyla rakip sporseverlerden af diledi.
***
Şubat 2007’de Catania ile Palermo arasında oynanan Sicilya derbisinde Catanialı bir grup holigan polise saldırdı. Olayda 40 yaşındaki masum memur Filippo Raciti hayatını kaybetti.
İtalyanlar utandı…
Hükümet, ülkedeki bütün futbol müsabakalarını süresiz durdurdu. İlgili güvenlik kriterlerine uymayan statlar hemen kapatıldı, birkaç yüz milyon euroluk takımlar bile başka sahalara taşındılar. İtalyan Senatosu, mevcut şiddet yasasını elden geçirmek için acil toplandı.
Catanialılar utandı…
Olaydan sonra kulübün sahibi Pulvirenti, futboldan tamamen soğuduğunu ve bu işten bütünüyle çıkmak istediğini ifade etti. Catania tribünleri açtıkları “Catania svegliati, Catania sdegnati (Catania uyan, Catania kına!)” pankartıyla şiddete karşı öfkelerini gösterdiler.
***
Türkiye’de son 5 yıl içinde 3 hakem başından ciddi şekilde yaralandı. Yaralı Tarık Ongun’a kafasına dikiş attırılarak maç yönettirildi…Bir hakem sahaya giren onlarca seyirci tarafından linç edilmek istendi. 43 taraftar stadyuma bıçak sokmak isterken yakalandı. 42’si aynı gün salıverildi.Bir antrenör saha içinde bıçaklandı. Ameliyat sonrası hasta yatağından canlı yayına bağlanıp hesap verdi…Milli futbolcular maç esnasında yumruk yumruğa kavga ettiler. Bir seyirci, öldüresiye dövülerek tribünden aşağı atıldı.
Önce Diyarbakırlı futbolcular, şimdi de siyahi konuklarımız ırkçı tacize maruz kaldılar.Tribünde kafasına viski bardağı isabet eden 10 yaşındaki Batuhan ağır yaralandı.
Kadıköy ve Antep’ten sonra Beşiktaş’ta da masum vatandaşa biber silahı sıkıldı (Lütfen artık o alete, biber gazı demeyin. İnsan öldüren şeyin adı silahtır. O alet, benim gözümde biber silahıdır).
Ve nihayet geçtiğimiz hafta sonu 19 yaşında gencecik bir vatandaşımız bıçaklanarak hayatını kaybetti.
***
Türkler utandı mı?
Hayır…
Tam aksine, söz konusu facianın paydaşları, ucuz numaralarla suçu rakibine yüklemenin çarelerini arıyorlar hâlâ…
***
Bir insan sağlığını kaybedebilir… İşini kaybedebilir… Ailesini kaybedebilir… Hatta onurunu, şerefini dahi kaybedebilir…Her birimiz onurumuz için yaşadığımızı her fırsatta söyleriz, ama hayat öyle acımasızdır ki bir gün insana o cümleyi bile kurduramayacak hale getirebilir.
Lâkin bence bir insanın esas kaybettiği an, utanma duygusunu yitirdiği andır. Başına her ne geliyorsa, her ne suç işliyorsa, her ne akıl almaz belaya bulaşıyorsa bulaşsın; o insan hâlâ utanabiliyorsa, onda hâlâ umut vardır.
Bu öyküyü iki buçuk yıl önce de yazmıştım: Nerde kaybettik, ne zaman kaybettik bilemiyorum. Ama biz bir ara, bir yerlerde utanma duygumuzu kaybetmişiz. Ulusal ar damarımız çatlamış. Maalesef bu aralar hiçbir şeyden utanmaz olmuşuz. İnsanlar ölüyor, utanmıyoruz. Televizyonda aleni hırsızlık izliyor, sokak kavgası izliyor, utanmıyoruz. Emre Webo’dan, Sabri Selçuk’tan utanmıyor. “Ya o, ya da ben yanlışım” demiyor.
Ve galiba yeniden milli bir ar damarına kavuşmak için radikal hamleler gerekiyor.
Ne yapılmalı?
a)Beş yıl önce aynı ricayı o günkü Lig TV Genel Müdürü Büyüka’ya yapmıştım, şimdi de 3 spor kanalı yöneticisine çağrım benzer: Provokatif kulüp yöneticilerine yayın ambargosu koyun. Kerametleri kendilerinden menkul, zengin ve holigan olmaktan başka bir özelliği olmayan bu kulüp yöneticilerine mikrofon uzatmayın, açıklamaları kurumsal bir meseleyle (ekonomiyle, yönetimle) ilgili değilse bültenlerinizde yer vermeyin.
b)Spor programları için tam yetkili bir denetleme kurulu oluşturun. RTÜK Etik Kurulu’nda yaptığınız gibi denetçilerin içine spor terörünün baş müsebbiplerini koymayın, kendinize güldürmeyin.
c)Polisin elinden biber silahını alın. Kadıköy’de de, Antep’te de, İnönü’de de bizzat yaşadım: Sıktığınız gaz, 2-3 kilometrekare etraftaki masum vatandaşın nefesini kesiyorsa, bunun hesabı bugün sorulmasa bile yarın sorulacaktır. Bir vatandaş bu yüzden öldüyse, bu artık masum bir gaz değil, öldürücü bir silahtır. Merak ediyorum, bir gün bir cumhurbaşkanının ya da başbakanın tribünde biber gazı nedeniyle nefesi kesilir, gözleri yaşarırsa o silah bir daha kullanılabilir mi? Peki sokaktaki vatandaş, cumhurbaşkanından başbakandan daha mı değersiz ki önlem almak için olayın ucunun protokole dokunması bekleniyor?
d)Bir sonraki derbinin santrasını Can Bartu, Turgay Şeren veya Süleyman Seba’dan ikisi yapsınlar. Volkan’a, Eboue’ye, Emre’ye, Sabri’ye, Melo’ya, Meireles’e giydikleri formanın değerini hatırlatsınlar. Taktıkları pazubendinin manasını izah etsinler. “Sen benim giydiğim o forma üstündeyken, pazubent kolundayken rakibine küfür edemezsin, boğazına sarılamazsın, mahrem yerini tutamazsın” desinler.
e)Sezonun sonuna doğru, hatta mümkünse Fenerbahçe-Galatasaray derbisinin 1-2 hafta öncesinde bir all-star maçı organize edin. Bu maçlarda Melo ile Emre, Volkan’la Terim aynı formayı giysinler. Fikret Orman, Cüneyt Çakır’a orta yapsın; Aziz Yıldırım, Ünal Aysal için ofsayt bayrağı kaldırsın. Maçta futbolun tüm paydaşları bir araya gelsin, hem tanışsın hem de aynı forma için mücadele edebileceklerini ispat etsin (Bu arada çok şanslıyım, dün “Spora Işık Tutanlar” ödül töreninde bu dileğimi F.Orman, Ü.Aysal ve Ali Koç’a bizzat ilettim. Her üçünün de bu fikre çok sıcak yaklaştığını mutlulukla söyleyebilirim).
Ya da tüm bunları yapmıyorsak, birbirimize, formaya, tv başındakine saygımız yoksa, lütfen durduralım ligi, unutalım futbolu bir-iki yıllığına… Bu sürede belki biraz düşünür, belki biraz utanır, belki biraz toparlanırız.
Milletçe, ivedilikle, yeni bir ar damarına kavuşma umuduyla. Mutlu haftalar.
Eboue’nin aldığı risk
Aykut Kocaman, geçen yılın ilk TT Arena ziyaretinde 4-3-3’ün santrfor pozisyonunda Alex’i ilk kez denemiş, o testin bedelini 3-1’lik mağlubiyetle ödemişti. Bu yılın ilk yarısında Aybaba, Kadıköy deplasmanında sol bekte Escude’yi ilk kez denedi, orada da sonuç hezimet oldu. Bir derbide Amerika’yı ilk kez keşfetme sırası bu kez Terim’deydi(!): Tamam Elmander çok yürekli, Elmander harika bir takım oyuncusu. Ama Elmander fiziksel olarak yüzde yüz değilse çok eksiliyor, sıradan bir adama dönüşüyor. Terim, fiziksel olarak hazır olmayan Elmander’i, Sneijder’ın pozisyonunda ilk kez Kadıköy’de denemeye kalkınca o da ağır bir bedel ödedi: Kadıköy’de Galatasaray dikey pas trafiğinde aksadı, oyunun kontrolünü Fenerbahçe’ye verdi ve bedelini ilk 45’te 2-1’lik yenilgi ile ödedi…
46’da kalkacak tabelada Elmander’in numarasının yazacağını aşağı yukarı herkes tahmin ediyordu, ama yerine giren adamın Amrabat olması, bence Galatasaray teknik ekibinin ikinci hatası. Birincisi, istediği skoru yakalayan Fenerbahçe’nin, Amrabat’ın istediği derin boşlukları bırakmasını beklemek bence hayalcilik. İkincisi de, Galatasaray’ın sorunu zaten hücumda süratlenmek değil, birinci-ikinci ve ikinci-üçüncü bölgeler arası pas trafiğini akıcı hale getirememekti. Bunu da bir kenar hücumcusu değil, ancak orta sahaya yapılacak bir yetenek takviyesi çözebilirdi. Emre sakat, Engin evde olduklarına göre kulübedeki çare Yekta olabilir gibiydi sanki.
Tabii Galatasaray’ın orta sahada bu denli aksamasında Fenerbahçe’nin yürekli merkez oyuncularının hakkını teslim etmek gerek. Mehmet, Emre ve Raul (hocalarının maçın başında kullandığı tabirle) yürek ve fizik olarak yüzde yüzlerini sahaya koydular; şampiyon Galatasaray’ın son haftalarda büyük çıkış yapan Hamit-Melo-Selçuk üçlüsünü de etkisiz hale getirdiler.
Son tebrikse gecenin yıldızına, şovu çalan adama: Webo’ya. Geldiği günden beri Kuyt’ı, Sow’u, tüm takımı bir kademe ileri çekti. Belki çok gösterişli değil, ama çok faydalı. Dünkü üç puanın kazanılmasında onun çabası başroldeydi. Evet, ikinci golde Eboue’yi ittiği net olarak gözüküyor, ama sanırım Fatih Terim tribünde şunu düşünmeden edememiştir: Orada Fildişili yıldızın ayakta kalma ihtimali yok muydu? Orada düşerek faulü kazanmayı denemek, almaya değer bir risk miydi? Eboue’nin Gençlerbirliği maçında aldığı bir benzer risk üç puana mâl olmuştu üstelik… Umarım aynı şeyleri kendini televizyondan izleyince Eboue de düşünmüştür.
Kategori: Fenerbahçe, Galatasaray, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Uğur Meleke yazıları