Altay Başkanı Hızlıok’un sözlerinin altına imzamı atıyorum, sadece tek bir itirazım var…

Dün Ankara’da yapılan ibret verici TFF Kongresi’ni birçoğunuz gibi ben de televizyondan izledim. Sanırım TV başındaki sizlerden tek farkım, bu futbol ailesinin ufak ve önemsiz de olsa bir parçası olmanın verdiği utançtı.

Birçokları gibi ben de sadece iki kişinin konuşması sırasında bu ülkeyle ilgili tekrar umutlandım; birisi Trabzon’un hocası Şenol Güneş, diğeri de Altay Başkanı Ömer Hızlıok’tu. Özellikle Hızlıok’un konuşması başladıktan bir-iki dakika sonra televizyonun sesini biraz daha açtım, hatta hemen kayıt tuşuna bastım; bir şeyler kaçırırsam tekrar izleyebilmek umuduyla… O anda kayıt tuşuna basarken bu hamlenin akşam benim için çok önemli olacağını düşünmemiştim; zira gece bilgisayar başına oturup Hızlıok’un konuşmasını haber sitelerinden aradığımda yaşayacağım hayal kırıklığından tabii ki haberim yoktu.

Hemen hemen bütün haber sitelerinde Aydınlar’ın, Güneş’in, Koç’un, Özdemir’in, Demirören’in konuşmaları vardı, Cavcav’ın mikrofonsuz müdahaleleri bile kaydedilmişti ama Hızlıok’un tek bir cümlesi dahi metinlere eklenmemişti. Tv arşiv sitelerini taradım, görüntüler de kayıptı! Hızlıok konuşmuş, sözleri aynı hızla buharlaşmıştı!
Belli ki medya (bilerek veya bilmeyerek) Hızlıok’un konuşmalarını es geçmiş; ama ben bu tarihi sözcükleri tekrar okumak isteyenler olacağını düşündüm ve aşağıya ekledim…

Hızlıok’un yaklaşık 15 dakikalık konuşmasının ilk 2-3 dakikası (kayıt tuşuna geç bastığım için) bende de tam değil. Ama ilk paragraftan sonrasını kelimesi kelimesine dinledim, imla ile ilgili çok ufak düzeltmeler haricinde herhangi bir müdahalede bulunmadım. Hızlıok’un tarihi konuşması şöyle:

…ŞU ANDA CEZAEVİNDE TUTULAN İNSANLAR VAR. ÖNCE ETİK KURULU RAPORU BEKLENECEK DEDİLER. SONRA İDDİANAME, UEFA, DERKEN ŞİMDİ KONGRE… LİGLER SAKAT OLARAK BAŞLADI. OLAYLAR GÖRMEZDEN GELİNDİ. SORUNLAR HALININ ALTINA SÜPÜRÜLDÜ. NEREDEYSE ŞİKE SERBEST BIRAKILDI. BAZI KULÜPLER SİYASETE YAKIN OLMALARI NEDENİYLE DERİN YAPILANMALARIYLA GEMİLERİ YÜRÜTTÜ. SÖZDE MARKA DEĞERİ KURTARILACAK. ANCAK CUMHURİYET SAVCILIĞI TEKERE ÇOMAK SOKTU.

(…)

YARIN BİR HAKEM BİR SEFERE MAHSUS PARA ALARAK HAKSIZ PENALTI KARARI VERSE, BİR KALECİ BİR SEFERE MAHSUS PARA ALARAK TOPU İÇERİ ATSA, NASIL DAVRANACAĞIMIZI DÜŞÜNMEDEN, LİGLERİMİZİN SÖZDE MARKA DEĞERİNİ DÜŞÜRMEMEK ADINA YAPILAN BU İŞLEMLERİ AKLISELİM İLE TARTMAYA HEPİNİZİ DAVET EDİYORUM. BUGÜN HERHANGİ BİR GEREKÇEYLE VEREMEDİĞİMİZ CEZALARIN, YARIN BENZER DURUMLARDA KARŞIMIZA EMSAL OLARAK ÇIKACAĞINI; BAZEN TÜM BEDENİN SAĞLIĞI İÇİN GANGREN OLAN UZVUN KESİLMESİ GEREKLİLİĞİNİ UNUTMAYALIM.

İNSANLAR SADECE SÖYLEDİKLERİ SÖZLERLE DEĞİL YAPTIKLARIYLA DA DEĞERLENDİRİLİR. BU SALON İÇİNDE BULUNAN KİŞİLERİN BUNDAN YILLAR SONRA VERDİKLERİ OY İLE DEĞERLENDİRİLECEKLERİNİ, ÇOCUKLARI VE TORUNLARINA “BİZ FUTBOLDAKİ AHLAKSIZLIĞA KARŞI DURAN YÖNETİCİLERDİK” DİYECEKLERİNE İNANMAK İSTİYORUZ.
FUTBOL AİLESİ BUGÜNE KADAR SPORDAKİ ÇİRKİNLİKLERİ KENDİ KURALLARI İÇERİSİNDE HALLETMEDİ, HALLETMEYE GEREK DUYMADI. AMA ARTIK YOL BİTTİ VE DUVARA DAYANDIK. BUNDAN SONRA YA UYGAR MEMLEKETLERDE OLDUĞU GİBİ ÇİRKİNLİĞE TOLERANS GÖSTERMEDEN GEREKENİ YAPACAĞIZ YA DA GLOBAL FUTBOL KAMUOYUNUN ÖNÜNDE ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİ GİBİ DAVRANIP LİDERLERİNİN ÖLÜMÜNDE ABARTILI HİSTERİ KRİZİNE GİREN KUZEY KORE GİBİ AŞAĞILANACAĞIZ.

ANCAK OLAĞANÜSTÜ GENEL KURUL GÜNDEMİNE BAKILINCA EN AZINDAN FUTBOL AİLESİNİN HEDEFİNİN UYGAR ÜLKELER OLMADIĞI, ZİRA SUÇUN MAĞDURLARININ AKLA DAHİ GELMEDİĞİ VE ZARARLARININ KARŞILANMASI İÇİN DÜŞÜNCE ANLAMINDA DAHİ ÇABA OLMADIĞI ORTADADIR. YANİ TEK DERDİMİZ SUÇUN FAİLLERİNİ KURTARMAKTIR. NE İÇİN? SÖZDE LİGİMİZİN MARKA DEĞERİ İÇİN…

PEKİ NEYMİŞ MARKA DEĞERİMİZ? 3 MİLYON VATANDAŞIMIZIN YAŞADIĞI AVRUPA ÜLKELERİNDE LİSANSLI TÜRK FUTBOLCU SAYIMIZ, ÜLKEMİZİN ÜZERİNDE. MAÇLARIMIZIN TELEVİZYONDAN SEYREDİLDİĞİ ÜLKE SAYISI YOK GİBİ. MÜSABAKALARI SEYREDEN ORTALAMA SEYİRCİ SAYISI BATI AVRUPA ÜLKELERİNİN BEŞTE BİRİ KADAR. ULUSLAR ARASI CİDDİ ORGANİZASYONLARA KATILMAMIZ TAMAMEN TESADÜFLERE BAĞLI. İKİ HAKEMİMİZ DIŞINDA YILLARDIR ULUSLAR ARASI ALANDA BAŞARILI ÜÇÜNCÜ BİR HAKEM ÇIKARAMADIK. BİRÇOK KULÜBÜMÜZ, ALTYAPISINDA BESLENME-SAĞLIK-SAHA GİBİ EN BASİT GEREKSİNİMLERİ BİLE KARŞILAYAMAMAKTADIR. AMATÖR MÜSABAKALARDA SAHA İÇİNDE KALP KRİZİ GEÇİREN OYUNCULARA MÜDAHALE EDECEK SAĞLIK HİZMETİ DAHİ VERİLEMEMEKTEDİR. AMA BUNA RAĞMEN HERKESİN DİLİNDE BİR MARKA DEĞERİ LAFI! HİLELİ MALIN DEĞERSİZ SAYILACAĞINI, UZUN VADEDE KAYBEDENİN FUTBOL AİLESİ OLACAĞINI DİKKATİNİZE SUNUYORUM.

TÜRK FUTBOL AİLESİ OLARAK SORUMLULUĞUNUZ SUÇUN FAİLİNİ KORUMAK DEĞİL, MAĞDURLARI KORUMAKTIR. EĞER YAPTILAR İSE, ŞİKECİLERİ VE TEŞVİKÇİLERİ KORUMAK İÇİN GÖSTERİLEN BU ÇABANIN ÇOK AZ BİR KISMININ SON MAÇTA KÜME DÜŞEN KULÜPLERİN MADDİ VE MANEVİ HAKLARININ TAZMİNİ İÇİN GÖSTERİLMESİNİ BEKLEMEK HAKKIMIZDIR.

BU KONGREDE ALINACAK KARARIN, ÜLKEMİZ FUTBOLUNU ULUSLAR ARASI KURULUŞLAR ÖNÜNDE ZOR DURUMA DÜŞÜRMEMESİNİ TEMENNİ EDİYORUM. ANCAK ALTAY KULÜBÜ OLARAK DAHA ÖNCE OLDUĞU GİBİ AHLAK MÜCADELEMİZİ SONUNA KADAR SÜRDÜRECEĞİMİZİ, HAKKIMIZI SONUNA KADAR ARAYACAĞIMIZI, ÜLKEMİZDE HUKUKUN EGEMEN KILINASIYA KADAR KONUYLA İLGİLİ YURT İÇİ VE YURT DIŞINDA HER TÜRLÜ GİRİŞİMDE BULUNACAĞIMIZI, GÖREVİNİ YAPMAYAN İLGİLİLER HAKKINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNMA HAKKIMIZI SAKLI TUTTUĞUMUZU TÜRK SPOR KAMUOYUNA BİLDİRİRİZ.
ŞİMDİ BİRKAÇ TANE DE SAPTAMADA BULUNMAK İSTİYORUM MÜSAADENİZLE. SAMİMİ OLMAK GEREKİRSE BEN AYDINLAR’IN VE TFF’NİN BU KARARI ALMA KONUSUNDA TAM KARARLI OLMADIKLARINI EN AZINDAN YÜZ İFADELERİNDEN ANLIYORUM. BU BENİM FİKRİM. KENDİ VİCDANLARINDA BU KONUDA ÇARPIŞTIKLARINI GÖRÜYORUM. ANCAK TFF’NİN MAĞDURİYET DOĞURABİLECEK KULÜPLERLE İLGİLİ KAFA YORARKEN, MAĞDUR OLABİLECEK KULÜPLERLE İLGİLİ HİÇBİRŞEY YAPMAMASI BİZİ ÇOK ÜZMEKTEDİR. VE AKLIMA TAKILAN BİRKAÇ SORU VAR:
-FB’DEN KUPA ALINIP DİĞER TAKIMLARA VERİLECEKSE, BU LİGDE ŞİKEYİ TESCİL ETMEK DEĞİL MİDİR?
-EĞER BU UYGULAMA GERÇEKLEŞİRSE, PUAN SİLME CEZASININ 2010-2011 SEZONUNA UYGULANMASI GEREKMEZ Mİ? ÇÜNKÜ BURADAN MAĞDUR OLAN KULÜPLER AVRUPA KUPALARINA GİDEMEMİŞLERDİR, BAZILARI DA LİGDEN DÜŞMÜŞLERDİR. BUNU BU SENEYE UYGULAMAK DEMEK, BU SENE SPORTİF BAŞARISIZLIĞI OLAN TAKIMLARA AVANTAJ SAĞLAMAK DEMEKTİR.
-BENİM BİLDİĞİM LİG STATÜSÜ LİG BAŞLAMADAN ÖNCE HAZIRLANIR VE LİG SONUNA KADAR AYNI TALİMATNAMELERLE DEVAM EDER. YANİ GS BAŞKANININ SÖYLEDİĞİ GİBİ OYUN OYNANIRKEN KURALLAR DEĞİŞMEZ.

FUTBOL AİLESİNİN BANA GÖRE BABASI TFF’DİR. AMA BENİM BİLDİĞİM BABA EVLATLARI ARASINDA AYRIM YAPMAZ. EĞER EVLATLARINI DÜZGÜN İLİŞKİLERLE, ADİL OLARAK BÜYÜTÜRSE KARDEŞLER ARASINDA KAVGA ÇIKMAZ. AMA BUGÜN ALINACAK KARAR TFF’NİN İSTEDİĞİ GİBİ ÇIKARSA KARDEŞLER ÖNÜMÜZDEKİ YILLARDA BİRBİRİNİN KUYUSUNU KAZAR VE İŞ İÇİNDEN ÇIKILMAZ HALE GELİR.
BİR DE BİZİM ÜLKEMİZDE KULÜPLER BİRLİĞİ VAR. ARALARINDA BİRKAÇ TANESİNİ DE ÖZELLİKLE TENZİH EDİYORUM. SİZLER KOCA KOCA KULÜPLERİN BAŞKANLARISINIZ. HEPİNİZ ÖNEMLİ AİLELERİN MENSUPLARISINIZ. BİRÇOĞUNUZ HOLDİNG SAHİBİSİNİZ. BİZLER SİZLERİN TÜRK FUTBOLU HAKKINDA SÖYLEYECEKLERİNİZİ TELEVİZYONDAN AĞZINIZIN İÇİNE BAKARAK SEYREDİYORUZ. SİZ TÜRK GENÇLİĞİNE PARA VE AHLAK KONUSUNDA DERS VERME FIRSATINI ELİNİZDEN KAÇIRDINIZ, YANİ SINIFTA KALDINIZ. BUNU BIRAKIN TÜRK TOPLUMUNA ANLATMAYI, KENDİ ÇOCUKLARINIZA BİLE NASIL ANLATACAĞINIZI DÜŞÜNEMİYORUM. BU ARADA 4 BÜYÜKLERİ TEBRİK ETMEK LAZIM, ARALARINDAN BİRİNE BİR ŞEY OLMA İHTİMALİ OLDUĞU ANDA DİĞER KULÜPLERİMİZİN YÖNETİCİLİK KONUSUNDA HİÇBİR İŞLEVLERİNİN OLMADIĞI ORTAYA ÇIKMIŞTIR. YANİ 4 BÜYÜK KULÜBÜMÜZÜN SIRTINA YAPIŞMIŞLAR, HİÇBİR ŞEY ÜRETEMEMİŞLER VE BU ŞEKİLDE YÜRÜMÜŞLER.

DİVAN BAŞKANI: LÜTFEN BİTİRİNİZ.
HIZLIOK: SAYGISIZLIK OLARAK ALGILADIYSANIZ ÇOK ÖZÜR DİLİYORUM.
SALON: KİMSEYE AHLAK DERSİ VERMEYİNİZ.
DİVAN BAŞKANI: SAYIN HIZLIOK, LÜTFEN BİTİRİNİZ.
HIZLIOK: BİR ŞEY SÖYLEYİP, KONUŞMAYI BİTİRECEĞİM. ZATEN BİR DAHA BİZİM KONUŞMA HAKKIMIZ OLACAĞINI ZANNETMİYORUM.

ŞU ANDA CEZAEVİNDE BULUNAN GİRESUNSPOR BAŞKANI ÖMER ÜLKÜ’NÜN KARTAL-GİRESUN MAÇIYLA ALAKALI E.KALENDER İSİMLİ ŞAHISLA MAÇTAN BİR GÜN SONRA GÖRÜŞMESİNDE “BİZ BU MAÇI SİZİN İÇİN VERDİK” İFADESİ VARDIR. BU İFADENİN ÜSTÜNE TFF’NİN NE DÜŞÜNECEĞİNİ MERAK EDİYORUM. BİR KEREYE MAHSUS ŞİKE YAPMA HAKKINI İDDİANAMEDE YER ALMAYAN DİĞER KULÜPLERE DE TANIMAK ZORUNDA MI KALACAK?

KULÜP BAŞKANLARINDAN BİR KEZ DAHA ÖZÜR DİLİYORUM. SAYGILAR SUNUYORUM.

***

Hızlıok’un konuşmasının (detaylarını bilmediğim hukuki konular hariç) hemen her satırının altına imzamı atıyorum… Onunla uyuşmadığım tek bir cümlesi var, o da son bölümde Süper Lig kulüp başkanlarından özür dilediği kısım… O Süper Lig kulüp başkanları, ta Ağustos’taki Kulüpler Birliği toplantısının sonunda, o günkü sözcü Cavcav’ın ağzından “Hep birlikteyiz. Hep birlikte hareket ediyoruz” açıklaması yapmadılar mı? Şimdi Hızlıok’un konuşmasını engelleyen muhterem başkanlara soruyorum: O gün hangi konuda birlik kararı aldınız acaba? Eğer birileri şike yaptıysa siz de mi onlarla birliktesiniz? O gün o açıklamayı okuyan başkan Cavcav’ın, dün Hızlıok’un konuşmasını bitirmek için elinden geleni yapması manidar değil mi?

***

Ayrıca benim dünkü TFF Genel Kurulu’nda anlayamadığım bir detay var. Kurulda tüm futbol ailesinin görüşlerinin dillendirildiği söyleniyor. Allah aşkına Türk futbol ailesi kifayetsiz kulüp yöneticileri artı Şenol Güneş’ten mi ibaret? Türk futbol ailesinin içinde futbolcuların, antrenörlerin, hakemlerin temsil hakkı 100’de 1’e filan mı tekabül ediyor?
TFF Genel Kurulu’na girmek için bilmem kaç defa milli olma şartı konduğu için 283 kişi içine (Rüştü, Hakan gibi) yalnızca 2-3 futbolcu girebiliyor. Milli takım çalıştırma şartı olduğu için antrenörlerin temsil hakkı da 5-6’yı geçmiyor! Dün Şenol Güneş de konuşmasa Türk futboluyla ilgili bu denli kritik bir karar alınırken sesi çıkanlar sadece kerametleri kendilerinden menkul kulüp yöneticileri olacak! El insaf! Sayın Erzik, Sayın Aydınlar; siz şimdi dün bu kritik kararı Türk futbol ailesine mi danıştınız gerçekten?

***

Bu uzun yazıyı okuma sabrı gösterdiğiniz için teşekkür ediyor, konuyu Sayın Hızlıok’a bir çağrıyla bitiriyorum: Sayın Başkan… Dün, “3 dakika daha konuşayım, zaten bize bir daha söz hakkı vermezler” gibi bir laf ettiniz. Benim sizden ricam, siz Türk futbolu üstüne kafa yormaya devam ediniz. Eğer size orada söz hakkı verilmezse; bu kırık dökük sütun, her zaman sizin gibilerin aydın görüşlerine açık olacaktır…
***********************************************************
Uğur Meleke resmi twitter sayfası: twitter.com/ugurmeleke
Uğur Meleke resmi facebook sayfası: facebook.com/ugurmeleke

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 27, 2012 · 56 Yorum
Kategori: Meleke.com, Uğur Meleke yazıları

Aykut Kocaman şanslıydı

Olimpiyat Stadı’nda ilk yarıda sahada Fenerbahçe yok gibiydi: Caner ve Stoch’un geçen haftaki iyi performanslarından eser yoktu. Alex hareketli oyunda hemen hemen hiç topla buluşmadı. Kullandığı iki duran top koca ilk yarı boyunca Fenerbahçe’nin kaleye gönderdiği iki şut anlamına geliyordu; ki ikisi de direğin 5 metre üstünden auta gitti.
Fenerbahçe’nin bu kötü gününü İBB oyuna etkili başlayarak değerlendirdi. Belki ilk gol şansın yardımıyla geldi, ama ilk yarı boyunca kaleyi sürekli yoklayan zaten onlardı. Holmen’in golü, Visca’nın direkten dönen topu, Volkan’ın çıkardığı Kus şutu ve yine milli kalecinin ellerinde eriyen Webo şutuna karşılık Fenerbahçe ilk yarıda hiçbir şey yapmadı; belki de devreye sadece 1 farkla geride girdikleri için şanslı bile sayılırlardı.

Aykut Hoca ikinci yarıya başlarken takımı uyandıracak bir elektro şok aradı ve tercihini Bienvenu/Bilica değişikliğinden yana kullandı. Kocaman’ı anlıyorum, sahada o kadar çok kötü vardı ki, çehreyi düzeltmek için belki 4-5 değişiklik yapması gerekiyordu. Gökhan’ın sakatlığı elini/kolunu bağladı; yalnızca bir değişiklikle elektroşok denedi: Ziegler stopere, Caner sol beke, Orhan sağ beke, Alex on numaraya, Bienvenu santrfora geçti. İkinci yarıya bambaşka bir takımla başlandı adeta…

İstediği oldu, takım hareketlendi, Emre’nin golü de geldi. Beraberlik bulundu, ama yeni savunma yapısının (özellikle Caner-Ziegler’li sol savunmanın) arızaları bas bas bağırıyor, gol bağıra çağıra geliyorum diyordu. Aykut Hoca o dakikada Terim’in, Samsun maçında yaptığı gibi hatasından dönemedi ve sonu hazırladı (Samsun’da Terim, Melo’nun stoperde yapamadığını görünce 55’te Servet’i sokup klasik dizilişe dönmüştü. Kocaman da 55’te olacakları görebilse, belki bir Bekir değişikliğiyle savunmanın balansını ayarlayabilirdi).

Beklenen oldu: 57’de Visca golü, Fener’in bitik sol savunmasının arasından getirdi. 60’ta aynı oyuncu aynı kanattan gelip bir tane de karşı karşıya atamadı. 67’de Webo’nun kaçırdığı net pozisyon da soldan üretildi, 72’deki üçüncü gol de… Ve bütün bir 45 dakika boyunca Aykut Hoca sol savunmasının dağılışını aynen bizler gibi izledi, hiçbir müdahalede bulunmadı.

Maçın özeti de galiba bu: Bu şaşkın savunmaya karşı Belediye’nin farkı tarihi bir boyuta taşıyamamış olması, inanın yine Aykut Hoca’nın şansı…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 26, 2012 · Yorum yaz
Kategori: Fenerbahçe, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Uğur Meleke yazıları, İBB

Terim üçlüye dönebilir miydi?

Dün geceden beri herkes, Terim’in 4-4-2 değil 4-1-4-1’le maça başlamasını konuşuyor muhtemelen… Tabii ki müsabakaları sistemler kazanmıyor, öyle olsa (hemen herkesin 4-3-3 varyantlarını oynadığı şu günlerde) neredeyse bütün maçların berabere bitmesi lazım! Ama eğer bugünkü Elmander’li G.Saray’dan söz ediyorsak sistem her zamankinden biraz daha fazla önem arz ediyor.

Nedeni de şu: Elmander, Inzaghi gibi, Adebayor gibi, Gekas gibi klasik santrfor kalıbına uymayan, dünyada benzeri az olan garip bir uç oyuncusu. Asli vazifesi olmayan işleri yapma konusunda o kadar istekli ve o kadar başarılı ki, onu bu haliyle bir sisteme uydurmak yerine sistemi ona uydurmak zorunda kalıyorsunuz! İyi savunma yaptığı için, asisti çok aradığı gibi, bazen gereğinden fazla paylaşımcı ve yardımsever olduğu için onu muhakkak ileride bir santrfor partnerle kullanmak durumundasınız. Kullanmadığınızda/onu yalnız bıraktığınızda verimsizleşiyor, iyi niyeti üretkenliğe dönüşmüyor, indirdiği topları kazanan olmuyor, boşalttığı alanlar dolmuyor. Dün koca bir ilk yarı Galatasaray için böyle geçti; ikinci devrede de Sercan’ın zemine alışması yarım saat aldığı için Elmander’i tamamlayamadı, sarı-kırmızılılar Kasım’dan beri hücumda en etkisiz günlerini geçirdiler.

İkinci devrede Terim yine Terimliğini yaptı: Kazım’ı sağ beke çekerek bir şok tedavi aradı. Ama Eskişehir (Diego destekli) Volkan-Dede’yle solu iyi kullandığı için Kazım hemen hemen hiç çıkamadı, o plandan Terim umduğu sürprizi bulamadı. Oysa elinde Ujfalusi-Hakan gibi stoper özellikli iki bek varken Terim pekâlâ bu tarz maçlarda (20-25 dakika baskı aradığı dönemlerde) üçlü savunmaya dönebilirdi…

Eskişehir’se Yanal’la (üstelik orta sahada Veysel’siz) bir adaptasyon süreci yaşıyor, onu da hiç fena geçirmediğini söyleyebiliriz. Zaten buzlaşmış zemin her iki takımı da, Engin, Emre, Tello, Kamara gibi yetenekli oyuncuları durdurarak etkiledi. Bu ortamda Eskişehir’in topa rakibi kadar sahip olması, oyunu rakip sahada daha fazla oynamaya çalışması takdire değer. Zaten bu sezonun başından beri bir gol sorunları var, dün de Yanal 0-0’dan rahatsızlık duymayıp 89’a kadar değişiklik yapmayınca bu maçın da golsüz bitmesi sürpriz değil.

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 23, 2012 · Yorum yaz
Kategori: Eskişehirspor, Galatasaray, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Uğur Meleke yazıları

Yüzde 3

Şike bulutları öyle ağır ki, TFF’nin kupayla ilgili yaptığı doğru statü değişikliğini hiç konuşamıyoruz bile… Nihayet bir federasyon, (gelişmiş ülkelerde eşi benzeri olmayan) bu beşli grup garabetini kaldırdı. Üstelik kupayı, heyecanın/adaletin dozunu artıracak eliminasyon düzenine çevirdi. Böylece kimsenin takip edemediği o puan durumu saçmalığı ortadan kalktı; alt lig takımlarına da büyükleri gerçekten eleyebilecek şans tanındı.

Yalnız bu mükemmele yakın kupa formatında sanki bir ufak rötuş daha yapılabilir, üçüncü ve dördüncü turda maçlar seri başı olmayan takımların evinde oynanabilirdi gibi geliyor bana… G.Saray Adana’ya, F.Bahçe Konya’ya, Bursa Urfa’ya gitse hem alt lig takımlarının terfi umutları artar; hem de futbolun kitlelere yayılması, her vilayetin büyük takım izleyebilmesi güzelliği yaşanırdı.

Olmadı. Üstüne bir de şanssızlık yaşandı. Süper Lig’in beş şampiyonu birden kurada küçük topu çektiler ve üçüncü turda ev sahibi olmayı başardılar! Her 5 takımın kurada rakibinden küçük topu çekip ev sahibi olma ihtimali 1/32 (1 bölü 2 üzeri 5) idi, yani yüzde 3 civarındaydı. Maalesef yüzde 3 gerçekleşti, hiçbir Süper Lig şampiyonu üçüncü turda deplasmana gitmedi! Dileğimiz dördüncü turda da “yüzde üç”ün yaşanmaması…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 19, 2012 · 1 yorum
Kategori: Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları

Ronaldinho kolaydı, Shaqiri zor

Ronaldinho, 4 yıl önce Fenerbahçe’nin gündemine gelmişti. Önceki sene aylarca Beşiktaş/Robinho flörtü konuşuldu. Nihayet geçtiğimiz hafta bu kez Galatasaray, Ronaldinho ile ilgilendi. 2008’de ve 2010’da da aynı düşüncedeydim, bugün düşüncem çok daha kuvvetlendi: Bu transferlerde artık masada güçlü olan taraf yıldız futbolcu değil, İstanbul kulüpleri… Artık sorumuz, “Ronaldinho/Robinho, G.Saray’a/Beşiktaş’a gelir mi?” değil, “G.Saray/Beşiktaş, Ronaldinho’yu/Robinho’yu almalı mı?” diye olmalı.

Bu tezin dayanak noktası da basit… Avrupa’nın 4 büyük liginin elit takımlarının (yani ManU, Chelsea, Valencia, Bayern, Inter vs. sınıfının) ilgi alanının dışına çıkmış veya şansını oralarda deneyip başarısız olmuş oyuncunun önünde zaten çok sayıda cazip seçenek yok. Bu liglerin orta sınıf takımlarının bütçeleri kısıtlıdır, cazip maaşlar ödemezler; üstelik Avrupa kupalarına gitme şansları da zayıftır. O yüzden Ronaldinho’ya/Robinho’ya veya Eto’o’ya, Wigan-Nürnberg-Siena grubu genelde cazip gelmez; yıllarca belli bir düzeyde mücadele ettikten sonra rotaları orta sınıfa dönmez.

Bu durumda önlerinde birkaç seçenek kalır: Asya (BAE, Katar) kulüpleri çok para öderler, ama Avrupa televizyonları maçlarını yayınlamaz. Dolayısıyla ulusal takımı da, büyük turnuvaları da unutmak zorunda kalırsın. Brezilyalılar’ın kendi ülkelerine dönme nedeni de genelde ulusal takımın dikkat çemberi içinde kalmak oluyor; ama tabii Asya’dakinin beşte biri maaşa razı olarak!

ABD’de (özellikle batıda) hem iyi para kazanır, hem güzel iklimlerde/modern kentlerde yaşarsınız. Ama Avrupalılar’ın uyuduğu saatlerde top oynadığınız için orada da unutulma riskiniz yüksek. Üstelik 7-10 saat farkı; 10-15 saatlik uçuş mesafeleri nedeniyle ailenizle/25 yıldır alıştığınız hayatla temasınız kesilme noktasına gelir.

Asya ve Amerika’ya nazaran yine en makul tercih Avrupa’dır. Ama Avrupa’da da (Yunanistan’daki büyük ekonomik kriz sonrası) beş büyük ligden ayrılan iyi oyuncuları istihdam edebilecek ekonomik güç sadece Rusya ve Türkiye’de kalmıştır. Ancak Rusya’nın sert iklimi, uzun kış tatili, zorlu uçak seyahatleri göz önüne alınınca İstanbul tüm bu seçeneklerin yanında cennet misali kalmaktadır.

Harika bir şehir… Tüm Avrupa’ya 2-4 saatlik uçuş mesafesi… Yalnızca 1-2 saat farkı… Şampiyonluk ve Avrupa kupaları yarışı… İyi maaş, düşük vergi… Tüm bunları yan yana koyduğunuzda İstanbul takımlarının transfer masalarında neden kuvvetli olması gerektiği anlaşılıyor zaten.

Ama Shaqiri meselesi biraz daha farklı. Türkiye klasmanına yakın bir ligde yeni parlayan bir oyuncunun hedefinin 4 büyük ligin devleri olması çok doğal. Hele Shaqiri’ye Bayern’in, Inter’in filan ilgisi ciddiyse (ki Bayern ilgisinin ciddi olduğunu Orhan Uluca’dan öğrendik); bu oyuncunun (kulübünün dayatması dışında bir nedenle) İstanbul’a gelmesini beklemek çok mantıklı değil.

İstanbul takımları tabii ki İsviçre’den, Belçika’dan, Hırvatistan’dan Shaqirileri, Yattaraları bulmaya çalışmalı. Ama Yobo, Niang, Melo, Muslera, Quaresma, Zago gibi 5 büyük ligde denemiş/başarmış/rüştünü ispatlamış adamların da Türkiye performansları ortada. İstanbul şehri, bu adamlar için ciddi bir cazibe merkezi. Öyleyse bu avantajın da farkında olmak lazım…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 19, 2012 · Yorum yaz
Kategori: Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları

Gazetem Milliyet

Bendeniz, bundan tam 7 yıl önce, 18 Ocak 2005’te ilk kez Milliyet binasından içeri girdim. Yedi yıldır da burada stajyer/editör/yazar olarak çalışıyorum. Yedi yıl gibi kısa sürede Milliyet’te iki patron, üç yayın yönetmeni değişti; tek bir şey değişmedi: Milliyet arkadan okunan gazete olma hüviyetini sürdürdü, Cem Şengül yönetimindeki spor servisi Abdi İpekçi/Namık Sevik’ten devraldığı bayrağı onuruyla taşımaya devam etti.

Son şike sürecinde (gizlilik kararı sürüyorken) belki Milliyet’te mahkemeden sızdırılmış evrakı okumadınız; ama bu gazete zaten 2 yıldır Bochum Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturmayı kamuoyuna ilk ve eksiksiz olarak ileten yayın organıydı. Bu süreçte Milliyet’in manşetlerinde Twitter (namı diğer tevatür) kaynaklı doğruluğu şüpheli duyumlar yer almadı; ama talimatnamenin değişmesi gerekliliğini 6 ay önce ilk olarak bu sayfalarda okumuştunuz.

Gazetem şu anda belki tarihinin en sıkıntılı sürecinden geçiyor, büyük bir yönetim kargaşası yaşanıyor. Ama benim 7 yıldır olduğu gibi bugün de içim rahat… Çünkü biliyorum ki bu spor servisindeki tüm arkadaşlarım, patronaj veya popülarite odaklı değil yalnızca namus odaklı çalışır. Maksatları sosyal paylaşım sitelerinde fenomen olmak değil, sabah bayiden gazetesini alan okura haberi en ciddi ve en doğru haliyle iletmektir.

Ben de bu serviste yedinci senemi doldurduğum bugün, bu yapının küçük bir parçası olmaktan duyduğum gururu sizlerle paylaşmak istedim. Mutlu haftalar.

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 19, 2012 · 1 yorum
Kategori: Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları

Henri “Au Revoir”

Antep maçı öncesi Aykut Hoca kendi takımından “Türkiye’nin topu en iyi dolaştıran ekibi” diye söz etmişti. Bu fikre katılırız/katılmayız (ki katılmak biraz zor), en azından Kocaman’ın ekibinin ligin ikinci devresinde yeniden böyle bir niyeti olduğunu söyleyebiliriz. Dün ilk yarıda bu arayıştan bolca kesitler izledik, Fenerbahçe sıkça 15-20 paslık bağlantılar yakaladı; bu sayede de kaleyi 45 dakikada tam 17 kez yokladı.

Caner kumanda pozisyonundaydı; yeni on numara Slovak forvet de, “Stoch de Souza” olabilmek için elinden gelen her şeyi yaptı. Emre-Cristian ve Topuz da yetenekli orta sahalar oldukları için ön alanda top dolaştırma konusunda çok becerikliydiler ama Manisa’da bu pas trafiğini katılacak kalitede olmayan bir santrforları vardı: Artık taraftarın “Henri Au Revoir (güle güle)” denmesinden mutluluk duyacağı “Güiza killer (Güiza öldürücü)” Bienvenu…

Bienvenu çalışkan, Bienvenu iyi niyetli. Bienvenu gol pozisyonlarına da giriyor; ama Aykut Hoca’nın tarif ettiği o pas trafiğine daha yetenekli santrfor gerekir gibi. Niang’ın kalitesi üst düzeydi, Semih formda olduğunda bu trafiğe yakışıyordu. Ama ne Bienvenu ne de gündemdeki Nobre’nin kalan 20 maçta Stoch’un-Caner’in birlikte oynamayı hayal ettikleri santrfor olduğunu zannetmiyorum.
***
Fenerbahçe dün kazandı; ama 80’le 95 arası neredeyse hiç net pozisyon üretemeden! Aslında 60-80 arası Fenerbahçe can havliyle bastırıyordu, herkes rakip kaleye yüklenmişti (hatta bu yüzden geride de olağanüstü açıklar veriliyordu). Ama Fenerbahçe o tempoyu yakalamışken, rakip kaleyi abluka altına almışken futbolcuların en son isteyeceği şey, oyunun sürekli durmasıdır herhalde. Lâkin Kocaman, 80’de Recep’i oyuna soktu. Özdeş, 83’te Bülent’i… Sonra Kocaman birkaç dakikadır kenarda olan Özer’i 84’te sahaya dahil etti.

O zaman da ben düşünmeden edemedim doğrusu: Özer, 80’de Recep’le birlikte oyuna girse (hatta 83’te Bülent’le girse dahi) Fenerbahçe’nin temposunun düşmemesi açısından daha hayırlı olmaz mıydı? Dün son 10+5 dakikada Fenerbahçe’nin 60-80 arasındaki temposunu koruyamamasında oyunun (değişikliklerle) sürekli durmasının etkisini yadsıyabilir misiniz? Doğrusu ben durum 1-1’ken Kocaman’ın oyuncu değişikliği için 80’i beklemesi kadar, Recep’le Özer’i bir arada sokmamasını da yadırgadım, anlayamadım dün…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 17, 2012 · Yorum yaz
Kategori: Fenerbahçe, Manisaspor, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Uğur Meleke yazıları

Aydınlar susacak, Kocaman konuşacak!

Fatih Terim’in akreditasyon kartı protestosunu ben herhangi bir itiraz gibi görmüyorum, biraz da futbolla ilgili kararların işin gerçek sahiplerine sorulmadan alınıyor olmasına tepki olarak okuyorum… Zira Terim, sezon başından beri en az 5 basın toplantısında play-off dizaynının kendilerinin fikri alınmadan yapılmasına da tepkisini haklı olarak göstermişti. Bence takmadığı akreditasyon kartıyla da bu görmezden gelinmeye isyanını bir kez daha hatırlattı, futbolun âkil adamlarına…
***
Geçtiğimiz hafta içinde gündemin bir başka önemli maddesi de, Volkan Demirel’in Orduspor soyunma odasıyla ilgili eleştirisiydi. Fenerbahçe ve milli takım kalecisi Volkan, Ordu’daki soyunma odasında yalnızca bir tuvalet olduğunu, tesisleşmeye önem verilmesi gerektiğini söyledi. Üstüne bir de hava alanında teknik adam karşılama eleştirisi ekledi.

Volkan’a cevap Orduspor Sportif Direktörü’nden gelmiş ve Fenerbahçe kalecisinin “işine bakmasını” buyurmuş o yönetici…

O yanıtı okuyunca ister istemez aklıma şu soru takıldı benim: “Volkan’ın işi ne Allah aşkına?”… Volkan’ın işi futbol değil mi? Bir kulübün soyunma odasının hali ya da Türk futbolunun kronikleşmiş tesisleşme/pahalı teknik adam transferi ikilemi tam da Volkan’ın meselesi değil mi? Bu konularda 31 yaşına gelmiş, ulusal takımla yarı final/Fenerbahçe’yle çeyrek final yaşamış, dünyanın bütün üst düzey statlarını gezmiş Volkan yorum yapmayacak, Terim konuşmayacak da kim konuşacak ki? Tesisleşme konusunda Ordu’nun sportif direktörü fikir beyan edecek, play-offla ilgili Milliyet Gazetesi’nin köşe yazarı ahkâm kesecek; söz sırası Volkan’a gelince ona “sus” denecek? Şaka mı yapıyorsunuz siz Allah aşkına?

***

Hayır, şaka yapmıyorlar. Ciddiler… İşin acı tarafı da bu zaten…

12 Aralık’ta Sabah gazetesinde yayınlanan ve M.A.Aydınlar ile M.Özaydınlı arasında geçtiği iddia edilen telefon konuşması da bu zihniyeti köküne kadar doğrular nitelikte… Eğer bu telefon konuşması doğruysa (ki TFF Başkanı daha sonra Telegol programında bu diyalogla ilgili gelen soruları yanıtlıyor, yalanlamıyor); Türkiye’de sporcuların/antrenörlerin, kulüp yöneticilerinin gözünde birer maaşlı çalışandan öte olmadığı rahatlıkla anlaşılabiliyor. Söz konusu telefonda Aydınlar, Özaydınlı’dan Kocaman’ı susturmasını istiyor. Talebini de Aykut Hoca’nın kendisinin Fenerbahçe yöneticisi olduğu dönemde maaşlı futbolcusu olmasıyla destekliyor!

İşte Türk futbolunun bugünkü halinin özeti bu: Aykut maaşlı çalışan, o susacak. Aydınlar kulübe cebinden para verdi, o konuşacak… Volkan maaşlı profesyonel, o susacak; Ordu’nun sportif direktörü konuşacak! Terim play-off konusunda susacak, 450 tane televizyon yorumcusu konuşacak…

***

Bu zihniyetin iki sakat tarafını da ele almadan ortadaki feci çarpıklığı tam olarak algılamamız mümkün değil: Birinci sakatlık, kulüp yöneticisinin kulübe para vermesi, üstelik bu eylemini bir üstünlük vesikası olarak görmesi. Oysa o yönetici oraya başka sektörlerden kazandığı paraları hibe etmesi için getirilmemiş; kulübün gelirlerini artırıp o girdilerle takımları ve sporu ileri götürmesi için seçilmiş. Birinci çarpıklık bu…

İkinci çarpıklıksa kulüp yöneticisindeki “sporcunun/antrenörün maaşını veriyorum” zannı… Hayır sevgili yönetici, Volkan’ın/Terim’in/Kocaman’ın maaşını sen vermiyorsun! Bu adamların senin başka sektörlerden kazandığın paraları ceplerine koymana zerre ihtiyaçları yok. Galatasaray’ın, Fenerbahçe’nin, Orduspor’un, Gençlerbirliği’nin yayın havuzundan/stat hasılatından/bahis kuruluşundan yeteri kadar gelir kalemi var; bu girdiler sporcu maaşlarını ziyadesiyle ödüyor. Eğer sen takımı biraz doğru yönetsen, 20 kişilik kadroya 30 yanlış transfer yapmasan kulüp de senin fabrikandan, hastanenden, inşaatından kazandığın paraya zaten muhtaç olmayacak!

Üstelik hiçbir kulüp yöneticisi, Aykut’tan maaşlı futbolcum imasıyla söz edemez. Aykut’un maaşını yönetici değil, Fenerbahçe Kulübü’nün resmi sportif gelirleri öder. Aykut Fenerbahçe demektir, Volkan Fenerbahçe’dir, Terim Galatasaray’dır. 50 yıl sonra tarih kitapları, Aykut’un attığı 200 golü, Fatih’in oynadığı 51 milli maçı yazar; dönemin (kulüp gelirlerini bankadan çekip oyuncu hesaplarına yatıran) maaş ödeyicilerini yazmaz.

***

Taurasi, şortunun boyundan rahatsız. Taurasi konuşacak, biz susacağız…
Terim play-off sisteminden rahatsız… Terim konuşacak; biz önce dinleyeceğiz, sonra fikir beyan edeceğiz…
Volkan Demirel konuşacak… Aykut Kocaman konuşacak… Kulüp yöneticileri dinleyecek, gerekenleri yapacak…
Yargı konuşacak, deliller konuşacak, mahkeme konuşacak… Bakan Bayraktar dinleyecek…
O zaman belki bir şeyler düzelecek bu ülkede… “İşi o olanlar” konuşup, “işi o olmayanlar” sustuğunda…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 12, 2012 · 11 Yorum
Kategori: Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları

Akreditasyon bandı

Terim, akreditasyon kartının boyutundan ve kullanışsızlığından şikâyetçi olmuş; yönetmelik değişmiş. Son derece sevindirici bir haber…

Yalnız benim aklıma takılan bir konu var: Bütün teknik sorumlular Terim kadar popüler değiller, bu da ortaya her hafta bir kargaşa çıkarabilir. Görevliler sürekli kimlik soracak, teknik adamlar da sürekli çıkaracaklar o kartı…

Bu durumda acaba akreditasyon kartının yerini bir akreditasyon bandı alabilir miydi? Kaptanlık pazubendi gibi takılacak. Üstüne teknik sorumlunun resmi ve bilgileri basılmış sezonluk bir bant… Hem kullanışlı, hem talimata uygun.

Ne dersiniz? Olabilir miydi?

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 12, 2012 · 1 yorum
Kategori: Glokal, Milliyet, Uğur Meleke yazıları

Alper’e 750 bin daha verseniz!

Dün skor tabelasına Stoch, Cristian ve Mehmet’i değil de, kartıyla oyunun kaderini değiştiren Kerim’i ve eksikken daha çok ihtiyaç duyacağı Sosa’yı devrede çıkaran Abdullah Ercan’ı yazsanız, herhalde kimse itiraz etmez!

Maç öncesinde Aykut Hoca’nın röportajını izledim, Sosa’nın oynamasının ona sürpriz olduğunu söyledi. Gariplik burada başlıyor; çünkü hem Sosa geçen hafta Antalya önünde oyuna girdikten sonra çok etkili oynamış, golü getiren ortayı yapmıştı. Hem de onun yerinde bir devre oynayan Taşkın kötüydü.

Sosa’nın oynayacağını öngörememiş olabilirsiniz, ama en azından onu sahada gördükten sonra her korner dönüşü size sıkıntı çıkaracağını tahmin edebilirsiniz. İlk yarıda ben Alex’in yerinde olsam belki de kornerleri direkt auta atardım; böylece Sosa’yla refakatçisi Ziegler baş başa kalmaz, her köşe atışı dönüşü pozisyon olmazdı en azından!
Aykut Hoca şanslıydı, saat 20:45’te maçın kaderi tamamen değişti. Kerim atıldı. Sosa oyundan çıktı, üstüne üstlük Abdullah Hoca (sadece Şenol’u sağ beke koyarak savunma düzenini koruması mümkünken) Şenol’u stopere, Elyasa’yı sağa çekerek mevcut defansını tamamen değiştirdi. İkinci devrede zaten eksik olan Antep, bir de savunma kurgusunun tamamen dağılmasıyla Fenerbahçe’ye ve “geriye yaşlanan adam” Alex Button’a davetiye çıkardı.

* * *

Alex dünkü maçı kazandı ama herhalde o dahil herkes Gökay’ın bu talihsiz gününe üzülmüşlerdir. Gökay, Sezer’in Sivas’ta yaşadığını yaşadı. Sezon boyunca hemen hiç dakika almadan bir anda kendini 11’de buldu; doğal olarak baskıyı kaldıramadı ve kötü bir gün geçirdi. Eğer Kocaman’ın kafasında (Alex’ten sonra) ikinci on numara Sezer’se; (Emre, Cristian ve Selçuk’tan sonra da) dördüncü orta saha Gökay’sa sanırım bu çocuklara mecbur kalana dek birkaç maç kısa süreler vermek gerek.

Aslında bu noktada bir ihtimal daha var: Belki de Aykut Hoca’nın ligin ikinci yarısında kafasındaki dördüncü orta saha Gökay değil Alper Potuk’tu. O zaman şu sorunun cevabını verebilmek gerek: Eskişehir’le Fenerbahçe pazarlığında aradaki fark ne kadardı? Bu maçta Kerim atılmasa sadece havuz primi olarak 750 bin lira kaybedilecekti. Acaba o 750 bin, Alper’in bonservisine eklense o çocuk, bu maça 11’de çıkabilir miydi?

Bu sorunun cevabını biz bilmiyoruz. Ama yarın herhalde Fenerbahçe yöneticileri ve teknik kadrosunun kafasında bu soru (ve belki de cevabı) olacaktır…

  • Share/Bookmark
Makale tarihi : January 10, 2012 · Yorum yaz
Kategori: Fenerbahçe, Gaziantepspor, Milliyet, Müsabaka Tenkit, Uğur Meleke yazıları